
Deneme Eleştiri Mektup: Tanım, Gelişim ve Edebiyatta Yeri
GİRİŞ
Bu bölümde deneme, eleştiri ve mektup türlerinin tanımı, sınırları ve temel özellikleri ele alınacak; ardından Batı ve Türk edebiyatındaki gelişimleri değerlendirilecektir. İlk olarak denemenin nitelikleri üzerinde durulacaktır.
İçindekiler (Hızlı Erişim)
- GİRİŞ
- DENEME
- Deneme: Tanım ve Özellikleri
- Batı Edebiyatında Deneme
- Türk Edebiyatında Deneme
- ELEŞTİRİ
- Türk Edebiyatında Eleştiri/Tenkit Kavramı
- Batı Edebiyatında Eleştiri
- Türk Edebiyatında Eleştiri
- MEKTUP
- Batı Edebiyatında Mektup
- İngiliz Edebiyatında Mektup
- Fransız Edebiyatında Mektup
- Alman Edebiyatında Mektup
- Rus ve Amerikan Edebiyatlarında Mektup
- Türk Edebiyatında Mektup
- Edebiyat Tartışmalarını Konu Alan Mektuplar
- Edebî–Sosyal–Siyasi Gözlem ve İzlenimleri Konu Alan Mektuplar
- Anlatım Tekniği Olarak Mektuplar
- Türk Edebiyatında Mektup Tekniği
- Sonuç
DENEME
Bu bölümde denemenin tanımı, özellikleri ile Batı ve Türk edebiyatındaki gelişim süreci incelenecektir.
Deneme: Tanım ve Özellikleri
Deneme sözcüğü Fransızca *“essai”*den gelir. Biçim ve içerik açısından çeşitlendiği için tanımlanması en güç türlerden biridir. 16. yüzyılda Montaigne’in Denemeler (1580) adlı eserinden sonra ad ve biçim kazanır. Özgür düşüncenin savunulduğu bu dönemde deneme, yazının da özgürleşmesini ifade eder.
- yüzyılda essai, orta uzunlukta, samimi üslupla yazılmış ve konuyu derinleştirmeyen metinleri tanımlar. Ortak özellikleri kısa olmaları ve belirgin bir plana bağlı bulunmamalarıdır.
- ve 19. yüzyıllarda deneme tür olarak belirginleşir: Tek konuya bağlı kalmayan, plan zorunluluğu taşımayan, kişisel görüşlerin delillendirilmeden aktarıldığı bir türdür. Zamanla biyografi, anı, gazete yazıları, eleştirel metinler (Sartre, M. Butor, Schopenhauer, Kierkegaard örnekleri) ve diyaloglar (Platon, Diderot) da deneme başlığı altında değerlendirilir. Eleştiri, mektup ve hatıratla yakın ilişkisi belirgindir.
Nurullah Ataç türün özelliklerini ve mektupla bağını şöyle açıklar:
“Montaigne’den öyle alıştığımız için olacak, her denemede bir dertleşme havası bekliyoruz… her yazının bir mektup olduğunu söyler… Deneme, mektuptan da yakındır… elini omzumuza koyup ‘Kardeşim… dinle benim geçirdiklerimi!’ diyen bir ses gibidir” (Ataç, 1954, s. 107).
Deneme “ben’in kitabı”dır; farklı dönemlerde farklı kişilerin kaleminde şekillense de hepsi ferdî hayatı kültürel hafıza içinde anlatır (Demougin, 1985, s. 528–529).
Reşat Nuri Darago, denemenin belirgin bir tekniği olmadığını, makale ve anı defteri arasında duran bir tür olduğunu; yazarın rüya yazar gibi içinden geldiği gibi yazdığını belirtir. Anatole France, Rémy de Gourmont, Julien Benda, Aldous Huxley gibi yazarların romanlarında da deneme havası bulunduğunu söyler (Darago, 1962, s. 677–678).
- yüzyılda denemenin “zaman üstü” niteliği vurgulanır. Deneme, kültürler arası göndermeler yaparak okura yeni düşünce yolları açar; kişinin kendini keşfetmesini sağlar. Bu özellikler başka türleri de etkiler. Şair, roman ve öykü yazarları denemenin sunduğu özgürlük alanını sık sık kullanır.
Denemede konu sınırsızdır. Yazar çoğunlukla birinci tekil şahısla, serbest bir tavır içinde konuşur; amacı öğretmek değil, okurun düşünce ufkunu genişletmektir. Akıcı diliyle okura haz verir (Özdemir, 1990, s. 82–83). İnsanı ve yaşama dair meseleleri merkezine alan bu metinler evrensel niteliktedir.
Batı Edebiyatında Deneme
Deneme türünün ilk örnekleri Yunan ve Latin edebiyatlarında görülür. Eflatun’un diyalogları, Epiktetos’un sohbetleri, Cicero’nun bazı eserleri ve Seneca’nın diyalog ile mektupları deneme özelliği taşır (Kudret, 2003, s. 339–346). Ancak türün gerçek öncüsü Fransız yazar Montaigne (1533–1592)‘dir.
Montaigne’in Denemeler’ini inceleyen Villey, onu “çağa karşı bir tepki”, Friedrich ise “antiskolastik bir özgürlük hareketi” olarak değerlendirir. Friedrich’e göre deneme/essai adını bilinçli seçerek dogmalardan uzak durduğunu ve hayatı tecrübeyle tanımanın önemini vurgulamıştır (Demougin, 1985, s. 528–529). Montaigne gözleme dayalı, sohbet üslubunda yazdığı metinlerle okuru özgür düşünmeye yöneltir. Aynı yüzyılda Bacon da İngiliz edebiyatında önemli bir denemecidir.
- yüzyılda Montesquieu’nün Mes Pensées (Düşüncelerim) adlı eserindeki notlar, toplum, siyaset ve edebiyatla ilgili düşüncelerini içeren deneme niteliğindedir (Vardar, 1998, s. 282–283).
Voltaire, devlet adamlarına, sanatçılara ve dostlarına yazdığı mektuplarla “eleştirel deneme”nin gelişmiş örneklerini verir; tarih, toplum ve bağnazlık konusundaki görüşlerini ironik bir üslupla aktarır.
Alain (Emile Chartier, 1868–1951) gazetelerde yayımlanan Propos d’Alain yazılarında insan ve toplum sorunlarını ele alır; Propos de Littérature’de edebiyatçılar hakkındaki kişisel görüşlerini paylaşır. Az sözle çok şey söyleme çabası ve akıcı dili, Türk edebiyatında özellikle Mehmet Kaplan gibi isimleri etkiler.
Dünya edebiyatında pek çok büyük yazar şiir, roman ve hikâyelerinin yanı sıra denemeleriyle de tanınmıştır. Paul Claudel, Paul Valéry, André Gide, T. S. Eliot, Albert Camus, Marcel Proust, Roland Barthes, Amin Maalouf gibi isimler, sanat ve toplum üzerine düşüncelerini deneme formunda da ortaya koymuşlardır.
Türk Edebiyatında Deneme
Deneme, Türk edebiyatına “tecrübe-i kalemiye” adıyla girer ve gazeteciliğin başlamasıyla gelişir. Tercüman-ı Ahval (1860) ile birlikte gazete sütunlarında “Musâhabe” başlığıyla yayımlanan fıkra ve sohbet türündeki metinlerde denemenin özellikleri görülür. İlk örnekler gazetelerde çıkar; daha sonra kitap hâline getirilir. Dil, edebiyat, kültür ve toplumsal konulara dair yazılar zamanla geniş bir deneme birikimi oluşturur.
Ahmet Rasim (1864–1932), sohbetleri, köşe yazıları ve Gülüp Ağladıklarım (1926), Falaka (1927) gibi eserleriyle türün erken örneklerini verir. Şehir Mektupları, mektup ve deneme özelliklerini birleştirir; İstanbul yaşamını özgün ve samimi bir üslupla aktarır. Rasim’in “şehir mektupçuluğu” çizgisi geniş okur kitlesi bulur ve Tanpınar üzerinde belirgin etki bırakır (Tanpınar, 1996, s. 347). Bu üslup daha sonra Mustafa Kutlu tarafından Şehir Mektupları (1995) gibi eserlerde sürdürülür.
Ahmet Haşim, estetik bakışını Gurabahâne-i Laklakan (1928), Bize Göre (1928) ve Frankfurt Seyahatnamesi (1933)’nde deneme formuna taşır. Enginün’e göre onun denemeleri “şiirler ile denemeler arasındaki yakınlığı” simgeleyen semboller, fantezi ve esrarlı hava barındırır (Enginün, 2005, s. 388).
İsmail Habib Sevük (O Zamanlar, Tuna’dan Batı’ya, Yurttan Yazılar) ve Reşat Nuri Güntekin (Anadolu Notları) geniş gözlem gücü ve sohbet üsluplarıyla önemli deneme örnekleri verirler.
Türk edebiyatında deneme türünün gerçek kimliği, “deneme ‘ben’in ülkesidir” diyen Nurullah Ataç ile oluşur. Denemeciliği, dil devrimindeki etkin konumu, geniş kültürü ve eleştirel yaklaşımıyla öne çıkar. Denemelerini neden kitaplaştırdığını “Edebiyata inanırım…” sözleriyle açıklar (Aktaran Enginün, 2005, s. 395). Günlerin Getirdiği, Günce, Karalama Defteri, Sözden Söze gibi eserleri türün temel kaynaklarıdır.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşadığım Gibi’deki metinlerde kültür, sanat ve edebiyat üzerine düşüncelerini özgürce ifade eder. Beş Şehir’de Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul’u tarihî–kültürel bir bakış açısıyla değerlendirir; şehirleri bir “medeniyet hafızası” içinde yorumlar (Kefeli, 2012, s. 211–220). M. Kaplan’a göre Tanpınar, Türk edebiyatının en büyük denemecilerinden biridir (Kaplan, 2015, s. 261–263).
Yahya Kemal, Aziz İstanbul’da şehrin tarihî ve kültürel zenginliklerini estetik bir üslupla anlatır.
Suut Kemal Yetkin, Montaigne çizgisini sürdüren bir denemecidir; Edebiyat Konuşmaları, Düşün Payı, Şiir Üzerine Düşünceler gibi eserleri bu yönüyle önemlidir.
Sabahattin Eyüboğlu, denemelerinde kültürlerarası karşılaştırmalar yaparak yerli kültürü evrenselleştirir. Mavi ve Kara, Sanat Üzerine Denemeler bu anlayışın örnekleridir.
Salâh Birsel, dil oyunları, mizahi yaklaşımı ve kendine özgü tekniğiyle farklı bir deneme anlayışı kurar. Denemelerini yazma biçimini “o parçaların yerini değiştirdiğim olur…” sözleriyle tanımlar (Birsel, 1988, s. 142–147). Kendimle Konuşmalar, Seyirci Sahneye Çıkıyor, Paf ve Puf, Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu gibi eserler bu üslubun örnekleridir.
Mehmet Kaplan, denemeyi “yazarak düşünme” yöntemi olarak kullanır; Nesillerin Ruhu, Büyük Türkiye Rüyası, Kültür ve Dil önemli eserleri arasındadır.
Fethi Naci, güncel olay ve edebiyat yorumlarını deneme biçiminde günlük üslupla yansıtır; Edebiyat Yazıları, Eleştiri Günlüğü gibi eserleri önemlidir.
Sonuç olarak deneme, çağdaş Türk ve dünya edebiyatlarında yazarların duygu, düşünce ve eleştirilerini özgürce ifade ettikleri, eleştiri, gezi ve mektup türleriyle yakın temas hâlinde varlığını sürdüren, esnek ve zengin bir türdür.
ELEŞTİRİ
Eleştiri, bir sanat ya da düşünce eserini estetik ölçütlerle sistemli biçimde değerlendiren, eserin toplumdaki yerini belirleyen yazıdır. Yaratıcı süreci tamamlayan bir zihin faaliyeti olarak da tanımlanır. Guy Michaud’ya göre eser, yaratım sırasında “sayısız olasılığın kesişme noktasında” bulunur; olgunlaştıkça “ikinci aşama olan eleştiri”ye yönelir (Michaud–Fraenkel, 1950, s. 9).
“Critique” kelimesi Yunanca “krites” (hüküm), “krinein” (hüküm vermek) sözcüklerinden gelir. MÖ 4. yüzyılda “kritikos”, “edebiyat hükmü” anlamında kullanılır. Eleştiri, Rönesans sonrası Avrupa’da gelişerek “yargılama–değerlendirme” temeline oturur.
Günlük dilde “yergi” anlamı kazansa da eleştirinin temel işlevi bilgilendirme ve tahlildir. Eleştirmen eser, tiyatro, resim gibi ürünleri tanımlar; akademik düzeyde ise biçim–içerik–zaman–mekân gibi unsurları inceler (Demougin, 1985, s. 397–398).
Türk Edebiyatında Eleştiri/Tenkit Kavramı
“Eleştiri/tenkit”, Fransızca “critique” karşılığıdır. Tanzimat’tan önce “ilm-i nakd”, sonra Arapça “nakd” kökünden türeyen “intikad, muâheze” gibi kelimeler kullanılır. Tahirü’l-Mevlevî ilm-i nakdi “nazmın kusurlarını bildiren ilim” şeklinde tanımlar (Mevlevî, 1973, s. 113).
Namık Kemal, “tenkit”in “kritik” yerine kullanılmasını doğru bulmaz; “muâheze”yi tercih eder (Ercilasun, 1977, s. 2–7). Servet-i Fünun’da “tenkid, tenakkud, intikad” gibi terimler görülür; zamanla “eleştiri” ile eş anlamlı hâle gelir.
Batı Edebiyatında Eleştiri
Batı’da eleştiri klasik, neoklasik, romantik, modern dönemlerde gelişir.
Klasik dönem
Eski Yunan–Latin kültürüne dayanır; sanatın “tabiatın taklidi” olduğu görüşü hâkimdir. Sofistler hitabetin etkisine dikkat çeker. Sokrates “kelimelerin anlamı”na yönelir, diyalog fikrini geliştirir; düşünceleri Platon tarafından aktarılır. Platon “taklit” kavramını temellendirir; sanat eserlerini idelerin kopyası sayar ve öğretici bulunmayacağını öne sürer (Moran, 1994, s. 15–22).
Aristo ise taklit fikrini genişletir: “Şairin ödevi gerçekten olanı değil, olabilir olanı yansıtmaktır.” (Moran, 1944, s. 28). Poetika, edebî tenkidin ilk örneğidir.
İskenderiye Okulu metin merkezli, filolojik bir eleştiriye yönelir. Romalılar hitabeti sistemleştirir; Cicero’nun katkıları önemlidir. Horace Ars Poetica ile Yunan doktrinlerini işler.
Neoklasik dönem
Orta Çağ’da büyük bir gelişme görülmez; Rönesans’la Antik kültür yeniden yorumlanır. Montesquieu, Voltaire gibi isimler toplumsal meselelerle edebiyat arasındaki bağı ele alır. 18. yüzyıldan itibaren sanat eseri bağlamıyla birlikte incelenmeye başlar.
Romantik dönem
- yüzyılda Schlegel, Coleridge ve Fransa’da Victor Hugo öncüdür. Klasik–romantik tartışmaları dönemi şekillendirir.
Sainte Beuve, sezgiyi öne çıkararak yazar–eser ilişkisini psikolojik çerçevede yorumlar. Taine, “ırk–çevre–an” kuramıyla eleştiriyi sosyolojik zemine taşır. Bourget psikolojik eleştiriyi geliştirir; Brunetière edebî türlerin gelişimini vurgular.
Modern dönem
Lemaître, Anatole France, Remy de Gourmont, Gide gibi isimlerle izlenimci eleştiri önem kazanır; eleştiri “kişisel görüş” merkezlidir.
Lanson edebiyat tarihinin disiplinlerini sıralar; derin bilgiye dayalı tarihsel eleştiriyi geliştirir. Thibaudet sezgi ve zekâyı birleştirir.
Auerbach, Mimesis’te gerçekliğin sunuluş biçimlerini karşılaştırarak yorumlar; Spitzer’in etkisi görülür. Barthes, Mythologies, S/Z, Aydınlık Oda gibi eserlerle yapısalcılık–göstergebilim doğrultusunda yeni eleştiri biçimleri kurar.
Derrida yapıbozum ile metni parçalayarak anlam çoğulluğunu gösterir. Eco “örnek okur” kavramıyla metnin çok katmanlı yapısını vurgular. Genette anlatıbilimin temellerini atar. Kristeva “metinlerarasılık” kavramını geliştiren isimdir; Bakhtin’in “diyalojizm”i bu görüşün temelidir.
Modern eleştiri, tüm bu katkılarla çok yönlü, disiplinler arası bir yapıya dönüşür.
Türk Edebiyatında Eleştiri
Eski Türk edebiyatında eleştirinin temel kaynakları tezkirelerdir. Bu eserler şairler hakkında bilgi ve değerlendirme sunar; dönemin şiir anlayışını yansıtır (Tolasa, 1983, s. VIII–IX). Şuâra tezkireleri, divanların ön sözleri olan dibaceler, belagat kitapları, nazire mecmuaları, seyahatnameler ve mektuplar eleştiri malzemesi sayılabilir. Nazire mecmuaları şairler arasındaki etkileşimleri gösterirken Ali Nihat Tarlan’ın Necatî Divanı için yazdığı ön sözdeki “sanatkâr eserinin arkasından gelir (…) yaşayan eserdir, metindir” ifadesi, metni merkeze alan modern bir yaklaşımı işaret eder.
1860 sonrası Batılılaşmayla çeviri faaliyetleri artar; Avrupa’daki akımlar tanınsa da Batılı anlamda eleştiri için zaman gerekir. Tanzimat eleştirisinde iki temel tutum öne çıkar:
- Divan edebiyatının bütünüyle reddi ya da eleştirisi,
- Batılı örneklerle yeni bir edebiyat kurma çabası.
Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Recaizade Ekrem ve Muallim Naci bu dönemin belirleyici isimleridir. Namık Kemal’in Lisan-i Osmanînin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhazâtı Şâmildir, İntibah Mukaddimesi, Tahrib-i Harâbat gibi metinleri eleştiri tarihimizde önem taşır. Ziya Paşa’nın “Şiir ve İnşa” ile “Hârâbât Mukaddimesi” arasındaki çelişkili görüşler de dikkat çekicidir.
Beşir Fuad ise romantizmi eleştirip realizmi savunan ilk sistemli eleştirmen kabul edilir.
Servet-i Fünun Dönemi
Bu dönemde Hippolyte Taine’in etkisi belirgindir. Eleştiri bağımsız bir tür sayılır; amaç eserin estetik değerini ortaya koymaktır. “En büyük ve yanılmaz tenkitçi zamandır” anlayışı benimsenir (Ercilasun, 1981, s. 98–103). Ahmet Şuayb, Taine ve Flaubert’ten etkilenerek Hayat ve Kitaplar’da Taine’in ırk–muhit–an görüşlerini tartışır; Hüseyin Cahit’le birlikte Batılı tenkitçilerin fikirlerini tanıtır. Bu dönem romantik eleştirinin tüm özelliklerini taşır; Batılı anlamda eleştiri bilinci yerleşir.
Millî Edebiyat ve Cumhuriyet’e Geçiş
1908 sonrası milliyetçilik, dilde sadeleşme ve yeni şiir arayışları eleştiriyi yönlendirir. Ali Canip Yöntem nesnel değerlendirmeyi savunur; Ömer Seyfettin eleştirinin “derleyip toplayıcı” bir işlev olduğunu vurgular ve dilde “beyaz Türkçe”yi önerir. Ziya Gökalp, edebiyat–toplum ilişkisini sistemli biçimde ele alır; “yeni hayat” düşüncesinin edebiyata da yansıması gerektiğini belirtir.
1923 sonrası “eski–yeni” tartışmaları eleştiriyi biçimlendirir.
Eleştirmenler üç eğilimde toplanır:
- Eskiyi tamamen reddedenler,
- Geçmişi değerli bulup yeni edebiyatta kullanılmasına karşı çıkanlar,
- Edebiyatın süreklilik gösterdiğini savunanlar (Özçelebi, 2003, s. 211).
Tanpınar, İsmail Habib Sevük, Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu — edebiyatın tarihsel gelişimine müdahale edilemeyeceğini savunan bu üçüncü gruptadır.
Bu dönemde şiir tartışmaları (aruz–hece, serbest nazım) belirleyici olur. Nazım Hikmet Marksist yaklaşımıyla yeni bir eleştirel tavır geliştirir. Roman eleştirisinde Peyami Safa’nın teknik yazıları, Nahit Sırrı Örik’in uygulamaları öne çıkar.
Cumhuriyet Dönemi Eleştirisi
Eleştiri, Fuad Köprülü’nün tarihsel sınıflandırma yöntemiyle bilimsel bir zemine yaklaşır. Roman eleştirisinde Suat Derviş yenilikçidir. 1939–1950 arasında kuramsal gelişme sınırlıdır; daha çok eser merkezli değerlendirmeler görülür.
1950 sonrası eleştiriyi sistemleştirenler arasında Hüseyin Cöntürk, Mehmet Fuat, Fethi Naci, Adnan Benk, Tahir Alangu, Asım Bezirci ve Cevdet Kudret sayılabilir. Özellikle Asım Bezirci’nin nesnel yöntemi ve Adnan Benk’in Fransız etkili kuramsal yaklaşımı eleştiriyi akademik niteliğe taşır.
Tanzimat’tan günümüze uzanan eleştiri geleneği, tartışmalar ve eser incelemeleriyle zenginleşerek kuramsal bir disipline dönüşme yolunda önemli ilerlemeler kaydetmiştir.
MEKTUP
Mektup, insanların yazılı haberleşmesini sağlayan bir araçken zaman içinde duygu, düşünce ve görüşlerin aktarıldığı bir edebî tür olur. Edebiyat ve fikir adamlarının özel mektupları; iç dünyalarını, sanat anlayışlarını samimi bir dille ortaya koyan ve edebiyat tarihi için değerli bilgiler sunan belgelerdir. Yer yer hatırat, günlük ya da denemeye yaklaşan mektuplar, sanatçıların şahsiyetlerini ve eserlerinin arka planını aydınlatır.
Avrupa’da Antik Dönem’den başlayıp Orta Çağ ve Rönesans’ta gelişen mektup, 17. yüzyılda yaygınlaşır. Bu yüzyılın edebî salonları ve sosyal ortamı mektupların çeşitlenmesini sağlar. 18. yüzyılda Aydınlanma yazarlarının elinde zenginleşen tür, 19. yüzyılda edebî bir form olarak olgunlaşır. Mektuplar artık yalnızca tarihî belge değil, insanların özlemlerini, duygu ve düşüncelerini aktaran samimi yazılar ya da diplomatik, siyasî, edebî tenkitlerin yer aldığı metinler hâline gelir.
Edebî bir tür olarak mektupların temel özelliği samimi ve yapmacıksız olmalarıdır. Her mektup yazarının kişiliğini yansıtan bir belge sayılır. Roman ve hikâyelerde ise olayın akışını değiştiren, entrikayı açıklayan bir unsur olarak işlev görür. Fransız trajedilerindeki “iç monolog”dan bilinç akışına geçişte mektup, iç dünyayı açığa çıkaran özel bir teknik olarak önem kazanır.
Kadın yazarlar, mektubu hem “özel mektup” hem “anlatım tekniği olarak mektup” türlerinde ustalıkla kullanmışlardır. Tür, edebiyat dünyasında kadının “itiraf ve itiraz dili” hâline gelir. Lady Montagu, Madame de Sévigné, Katherine Mansfield gibi isimlerin mektupları dünya edebiyatının önde gelen örnekleri arasında yer alır.
İslam edebiyatında mektup, süslü nesrin bir parçasıdır. İmam Rabbanî, Gazalî, Mevlâna gibi büyük isimler için mektup yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda eğitim ve terbiye vasıtasıdır.
Batı Edebiyatında Mektup
Latin edebiyatında mektup, hicivden sonra en gelişmiş tür sayılır. Romalılar, eski Yunan’dan daha güçlü örnekler verirler; şehirden uzakta bulunanlar politik ve toplumsal düşüncelerini mektuplarla iletir. Kimi mektuplar tarihî belge niteliği taşırken bazıları özel ve edebî üsluplarıyla dikkat çeker. Cicero’nun politik-toplumsal mektupları, Horatius’un Mektuplar’ı, Ovidius’un Karadeniz’den Mektuplar’ı türün ilk büyük örnekleridir (Varinlioğlu, 1974, s. 392-393).
Avrupa’da mektup, değişen sosyal ve kültürel koşullara bağlı olarak biçim ve içerik yönünden farklılaşır.
İngiliz Edebiyatında Mektup
İngiliz edebiyatında türün ilk örnekleri, Paston, Cely ve Stoner ailelerinin 15. yüzyıldan kalan özel mektuplarıdır. Paston Letters, 1420-1503 arasındaki yazışmaları sade bir dille aktarır ve tarihî-sosyal konulara ışık tutar. Thomas More’un, tutsaklığı sırasında kızına kömür parçasıyla yazdığı mektup ise bir edebiyatçıya ait ilk özel mektuptur.
- yüzyıl, İngiliz mektup türünün altın çağıdır. John Dryden’la başlayan nesirdeki yenilikler, deneme ve mektup türlerini etkiler. Bireyselliğin öne çıkması ve romantik etkiyle mektuplar, yazarın “ben”ini yansıtan vesikalar hâline gelir.
Jonathan Swift’in mektupları alaydan çocukça söyleyişlere kadar geniş bir ifade alanı sunar. Journal to Stella (1710-1713) mektup-günce niteliğindedir. Samuel Richardson’ın Pamela (1740-1741) ve Clarissa Harlow (1747-1748) adlı mektup-romanları İngiliz romanının gelişiminde belirleyicidir (Urgan, 2013, s. 447-448).
Lady Mary Wortley Montagu’nun İstanbul’dan yazdığı Türkiye Mektupları, Türk yaşamını Batı’ya tanıtan önemli belgelerdir.
- yüzyılda Wordsworth, Coleridge, Shelley, Keats, Southey gibi romantikler mektuplarıyla tanınır. Dickens’ın mektupları hayal dünyasının zenginliğini gösterir. Thomas Carlyle ve eşi Jane Welsh’in mektupları klasik aşk mektupları arasında yer alır.
- yüzyılda türün İngiliz edebiyatındaki en güçlü ismi D. H. Lawrence’tır. Huxley tarafından yayımlanan mektupları yazarın öfkesini, neşesini ve kişiliğini ortaya koyar. Shaw, Mansfield, Joyce ve Huxley bu yüzyılın diğer önemli mektup yazarlarındandır (Göktürk, 1974, s. 513-516).
Fransız Edebiyatında Mektup
Orta Çağ’da daha çok siyasî ve tarihî içerikli olan mektuplar, 16. yüzyılda Montaigne’in şüpheci üslubuyla dikkat çeker. Tür, 17. yüzyılda gelişerek Fransız edebiyatında özel bir konum edinir.
Madame de Sévigné, kızına yazdığı sevgi ve hasret dolu mektuplarıyla türün en önemli temsilcisidir. Günlük hayatı incelikli bir üslupla aktaran bu mektuplar, yazarın keskin gözlemlerini de içerir.
- yüzyılda Voltaire ve Diderot, sosyal, felsefi ve politik meseleleri samimi bir üslupla dile getirerek mektubun gelişiminde etkili olurlar. Voltaire’in yirmi bini aşan mektupları dönemin sosyal yapısını aydınlatır. Diderot’nun Sophie Volland’a yazdığı mektuplar, yazarın hayatını ve 18. yüzyıl düşüncesini belgeleyen önemli kaynaklardır.
- yüzyılda Mérimée, Flaubert, Stendhal ve Proust’un mektupları türü zenginleştirir. Thibaudet, Flaubert’in mektuplarını eserlerinin arka planını gösteren kaynaklar olarak niteler. Proust’un mektuplarıyla eserleri birlikte okunduğunda mektuplar açıklayıcı bir işlev kazanır.
- yüzyılda Rémy de Gourmont, Paul Claudel, André Gide ve Paul Valéry’nin mektupları öne çıkar. Alain-Fournier ile Jacques Rivière’in mektupları savaş öncesi sanat ve fikir ortamını yansıtır. II. Dünya Savaşı sonrasında Camus’nün Bir Alman Dosta Mektuplar’ı, Saint-Exupéry’nin Bir Tutsak’a Mektuplar’ı gibi eserler geniş kitlelere hitap eden açık mektuplardır (Tuncel, 1974, s. 210-214).
Alman Edebiyatında Mektup
Alman edebiyatında mektup, Orta Çağ’da din adamlarının yazışmalarında görülür; zamanla duyguların ifade edildiği kişisel bir vasıta hâline gelir. Rahiplerin manastırlarda Tanrı’ya yazdığı bağlılık ve dilek mektupları mistik bir karakter taşır. 16. yüzyılda mektuplar günlük hayatı anlatmaya başlar; 17. yüzyılda Fransız etkisiyle doğallığını yitiren sanatlı bir üslup benimsenir. 18. yüzyılda romantizmin etkisiyle mektuplar tutkuların, iç dünyanın ve bireysel duyguların anlatıldığı yazılara dönüşür.
Lessing’in Edebiyat Mektupları, Herder’in Hümanizm Mektupları, Schiller’in insanın estetik eğitimi üzerine yazdığı mektuplar bu alanın erken ve önemli örnekleridir. Alman edebiyatında türün en güçlü temsilcileri arasında Goethe, Schiller, Lessing, Hölderlin, Novalis, Nietzsche, Rilke, Zweig ve Hesse gibi büyük isimler yer alır. Caroline Sehlegel ve Bettina von Arnim ise romantik kadın mektup yazarları olarak öne çıkar (Özgü, 1974, s. 290-301).
Rus ve Amerikan Edebiyatlarında Mektup
Rus edebiyatı, mektup bakımından Batı kadar zengin değildir; ancak romantik dönemin önemli isimleri Puşkin ve Lermontof’un çoğu Fransızca olan mektupları türün tanınmış örneklerindendir. 1861’den sonra Yasnaya Polyana’ya yerleşen Tolstoy, ülkenin farklı yerlerinden gelen mektuplara cevaplar yazar; eğitim, felsefe ve toplumsal konularla ilgili fikirlerini içeren bu yazışmalar dönemin eleştirel belgeleri niteliğindedir. 19. yüzyılda Belinski’nin çağdaşlarına yazdığı mektuplar tenkit tarihi açısından önem taşır. Gorki’nin mektupları ise dili ve içeriğiyle dikkati çeken diğer örneklerdir.
Amerikan edebiyatında mektup 18. yüzyılda öne çıkar. Gazetelerin yaygınlaşmasıyla mektuplar politik ve sosyal tartışmaların bir parçası hâline gelir; zamanla daha kişisel bir edebî türe dönüşür. Benjamin Franklin (1706-1790) politik meseleleri mektup biçiminde kaleme alır. Düşünür Waldo Emerson’un yazışmaları da türün önemli örneklerindendir. Edgar Allan Poe, şiirlerinin üçüncü baskısına yazdığı ve hayal gücünün mantıkla sınırlanmasına karşı çıktığı önsözü “Letter to M. B.” başlığıyla mektup şeklinde yayımlar.
Amerika’da ünlü devlet adamlarının mektupları da yayımlanır. Mark Twain’in roman anlayışına ışık tutan mektupları; Henry James’in edebiyat çevresine dair yazışmaları; Ezra Pound’un genç yazarlara destek veren mektupları 20. yüzyılın öne çıkan örnekleridir.
Türk Edebiyatında Mektup
II. Mahmut döneminde posta teşkilatı kurulana kadar mektup sosyal hayatta yaygın değildir; haberleşme ulaklar veya yolcular aracılığıyla sağlandığı için güvenilir değildir. Posta sisteminin gelişmesi ve pul uygulamasının başlamasıyla (Abdülaziz dönemi) mektuplaşma yaygınlaşır (Akün, 1972, s. II).
Türk edebiyatında mektup türü, “inşa” adı verilen düzyazı geleneği içinde değerlendirilir. İnşa, mektup yazma üslubu ve belagate uygun söz söyleme sanatı olarak tanımlanır (Gültekin, 2015, s. 244). Münşîlerin yazıları ise “münşeat” adıyla derlenir. Ancak Türk edebiyatı, Batı ile karşılaştırıldığında özel mektuplar bakımından zengin değildir; 19. yüzyıl öncesinde mektup örnekleri sınırlıdır (Akün, 1972, s. 1-21).
Türün esas gelişimi Tanzimat sonrası gerçekleşir. Bu dönemde mektup, yalnızca haberleşme aracı olmaktan çıkar; özel mektup, resmî mektup, tartışma-eleştiri mektupları, gezi mektupları ve romanda-anlatıda teknik unsur olarak kullanılan mektuplar gibi çeşitli işlevler üstlenir. Bu nedenle Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar mektup edebiyatı geniş bir inceleme alanı hâline gelir. Çalışmalar genellikle “Tanzimat Öncesi” ve “Tanzimat Sonrası” başlıkları altında değerlendirilir.
Tanzimat Öncesinde Mektup
Edebiyatımızda mektubun ilk örnekleri münşeat mecmualarında görülür (Gültekin, 2015, s. 98-242). Bunlar, kâtiplere yol göstermek amacıyla hazırlanmış, tezkere, arz-ı hâl, istida gibi resmî içerikli metinlerden oluşur. Yazarlarının kişisel duygu ve düşüncelerini yansıtan örnekler azdır; konu çeşitliliği sınırlıdır (Akün, 1972, s. III).
Mektûbât-ı Şeyh Aziz Hüdaî, Mektûbât-ı Sezâi, Mektûbât-ı Niyâzi-i Mısrî gibi kitaplar tamamen mektuplardan oluşsa da dil ve üslup bakımından edebî bir özellik taşımaz. Günümüze ulaşan münşeatların çoğu büyük edebiyatçılara değil, adı az bilinen kişilere aittir.
- yüzyılda Fuzulî’nin, kendisine bağlanan maaşın verilmemesi üzerine Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebi’ye yazdığı Şikâyetnâme, mektup edebiyatı içinde öne çıkar. Dönemin resmî kurumlarını eleştiren, mizah gücüyle dikkat çeken bir “mektup-eleştiri” örneğidir.
Tanzimat’a kadar yazılmış mektuplarda noktasız harflerle yazma, belli bir konu etrafında kelime oyunları, seci, müzik terimleri, kuş veya çiçek adlarıyla oluşturulan metinler gibi şekil hünerleri dikkat çeker. Bu mektuplar, modern edebiyatta görülen bazı tekniklerin aslında eskiye dayandığını gösterir.
Ancak bu dönemde mektup, Batı edebiyatındaki gibi “uzaktaki biriyle sohbet etme, iç dünyayı ifade etme” işlevini taşımaz. Çünkü mektuplar çoğunlukla dil ustalığı sergileme amacıyla yazılmıştır. Bu nedenle yazarların iç dünyasını, duygu ve düşüncelerini yansıtan kişisel mektup geleneği Tanzimat öncesinde gelişememiştir (Akün, 1972, s. II–VI).
Tanzimat Sonrasında Mektup
Türk edebiyatında mektup, 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra Batı edebiyatlarının, özellikle Fransız kültürünün tanınması ve toplumsal değişimlerle birlikte gelişir. Önemli şahsiyetlerin İstanbul’dan uzaklaştırılması ve edebî tartışmaların mektuplarla yürütülmesi türün işlevini artırır. Eski münşeat geleneği yerini içeriği merkeze alan, sade dile bırakır. Bu yeni tarzın ilk örneklerinden biri Şinasi’nin annesine yazdığı mektuptur (1851).
Akif Paşa’nın Münşeât-ı Elhac Akif Efendi (1846) ve sürgün yıllarını anlattığı Muharrerât-ı Hususiye-i Akif Paşa (1885) türün erken örnekleridir. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e mektuplar konu ve üslup bakımından çeşitlenir ve üç grupta toplanır:
- Edebiyat tartışmalarını içeren mektuplar,
- Edebî–sosyal–siyasi gözlem mektupları,
- Roman ve hikâyelerde anlatım tekniği olarak mektuplar.
Edebiyat Tartışmalarını Konu Alan Mektuplar
Bu grupta Muallim Naci ile Şeyh Vasfi’nin Şöyle Böyle (1886), Muallim Naci–Beşir Fuad mektuplaşmalarının yer aldığı İntikad (1887), Beşir Fuad–Fazlı Necip yazışmalarını içeren Mektubât (1305), Muallim Naci–Ahmet Midhat’ın Muhâberât ve Muhâverât (1895/1311) gibi eserler öne çıkar.
Muallim Naci’nin Mektuplarım (1886) adlı kitabı, yazarının bizzat derlediği bir mektup koleksiyonu olması bakımından önemlidir. Tanpınar, bu mektuplardaki şehir gözlemlerinin Ahmet Rasim’i hazırladığını belirtir.
Ahmet Midhat’ın Sait Beyefendi Hazretlerine Cevap (1898) adlı eseri, tercüme tartışmalarını mektuplarla sürdüren önemli bir örnektir. Yazarın Hall’ül-Ukad, Schopenhauer’un Hikmet-i Cedidesi ve Ahbar-ı Âsara Ta’mim-i Enzâr eserlerinde de mektup türünden yararlanılır.
Ali Canip’in Türkçülük ve “sade lisan” üzerine fikirlerini içeren mektupları Millî Edebiyat Meselesi ve Cenap Beyle Münakaşalarım (1918) içinde yer alır.
Edebî–Sosyal–Siyasi Gözlem ve İzlenimleri Konu Alan Mektuplar
Namık Kemal ve Abdülhak Hâmid, Türk edebiyatının en çok mektup yazan isimleridir. Farklı coğrafyalarda yaşayan Hâmid’in mektupları ağır ve süslü bir dile sahipken; Namık Kemal’in mektupları türün samimiyet kazanmasında etkilidir.
Servet-i Fünun döneminde mektuplar genelde dergi sütunlarında kalır, kitaplaşmaz. II. Meşrutiyet’ten sonra yazılan mektuplar daha sınırlıdır; Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp’in mektupları ancak Cumhuriyet döneminde yayımlanır (Ömer Seyfettin, Limni ve Malta Mektupları).
Ahmet Rasim’in Romanya Mektupları, Falih Rıfkı Atay’ın Londra Konferansı Mektupları, Yahya Kemal’in seyahat mektupları bu türün önemli örnekleridir.
Cahit Sıtkı’nın Ziya’ya Mektupları, Yaşar Nabi’nin Dost Mektupları, Atatürk’ün Özel Mektupları, Peyami Safa’nın Kızıl Çocuğa Mektupları dikkate değer örneklerdir.
Nâzım Hikmet’in Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektuplar, Nâzım Hikmet ile Piraye; Tanpınar’ın Antalyalı Genç Kıza Mektup ve Kerman tarafından derlenen mektupları türün değerli kaynaklarıdır.
Behçet Necatigil, Halikarnas Balıkçısı, Mehmet Kaplan, Cemal Süreya (On Üç Günün Mektupları), İsmet Özel–Ataol Behramoğlu yazışmaları (Genç Bir Şairden Genç Bir Şaire), “Cevdet Kudret’e Mektuplar” bu zenginliği tamamlar.
Anlatım Tekniği Olarak Mektuplar
Mektubun anlatım tekniği olarak kullanıldığı romanlara “mektup-roman” denir. Yazar çoğu zaman mektupları yayımlayan “yayıncı” kimliğine bürünür; bu tavır seyyahların gözlem aktaran metinlerinde de görülür.
Bu romanlarda mektuplar, duyguların gelişimini ve değişimini yakından izlemeyi sağlar. Mektupların günlükleri andıran yönü vardır; küçük ayrıntılar büyütülerek verilir ve kişi çoğu zaman kendi iç dünyasıyla hesaplaşır. Hatıra, günlük ve mektup romanların ortak noktası da budur.
Mektup-romanlar tek sesli (tek kişinin mektupları) veya çok sesli (farklı kişilerin farklı üsluplarla yazdığı mektuplar) olabilir (Kefeli, 2002, s. 34-36). Bu türde romancı geri çekilir, karakterler doğrudan mektuplarıyla konuşur. Yazar mektupları sıralar, düzenler, kendini yalnızca bir “yayıncı” gibi gösterir; okur ise mektupların mahremiyeti aracılığıyla kahramanların iç dünyasına ulaşır.
Türk Edebiyatında Mektup Tekniği
Tanzimat’tan sonra Batı etkisiyle mektup, roman ve hikâyelerde etkin bir teknik olur. İlk örneklerden biri Ahmet Midhat Efendi’nin Felsefe-i Zenan (1870) adlı eseridir. Bunu Emine Semiye’nin Bîkes (1897), Nigâr Hanım’ın Safahat-ı Kalb (1898-1899), Fatma Aliye Hanım’ın Levayih-i Hayat (1899) gibi eserleri izler.
Fatma Aliye’nin Levayih-i Hayatı ile Balzac’ın İki Yeni Gelinin Hatıraları arasındaki paralellik dikkat çeker. Kadın kahramanların mektupları üzerine kurulan bu romanlar; aile, evlilik, sadakat, eğitim farklılıkları ve hayal kırıklıkları gibi temaları çok sesli biçimde işler. Mektuplar burada kadının bastırılmış duygularını ifade eden bir “itiraf dili” hâline gelir.
Servet-i Fünun döneminde mektup, “sanat için sanat” anlayışına uygun olarak bireyin iç dünyasını, aşk, evlilik ve ihanet gibi temaları psikolojik tahlillerle aktaran bir araç olur. Bafralı Yanko, Safveti Ziya, Faik Ali, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Halid Ziya, Mehmed Rauf gibi yazarların eserlerinde mektuplar güçlü bir iç çözümleme tekniği olarak yer alır (Kefeli, 2002, s. 103-131).
Cumhuriyet Dönemi’nde mektup, gizli duyguları açığa çıkarma ve olayları farklı açılardan değerlendirme amacıyla kullanılır. Halide Edib’in Handan (1912) adlı romanı türün en gelişmiş örneklerindendir. Farklı kişilerce yazılan mektuplar Handan’ın her yönünü gösterirken, göndermediği mektuplar karakterin iç tahlilini sağlar (Kefeli, 2002, s. 69-77).
Reşat Nuri’nin Bir Kadın Düşmanı (1927) mektuplarla ilerleyen bir romandır; kahramanların gerçek yüzü mektuplarla açığa çıkar (Kefeli, 2002, s. 77-81). Yakup Kadri, Ömer Seyfettin, Memduh Şevket, Sait Faik, Haldun Taner, Oğuz Atay gibi yazarlar da mektubu bireyin görünmeyen iç yüzünü, toplumsal eleştiriyi yansıtmak için kullanır.
Leyla Erbil’in Aşk Mektupları (1989), 1970 sonrası gençlik ve siyasal çatışmaları sorgulayan, mektuplardan oluşan önemli bir eserdir. Yedi gencin aşkı, hayat görüşleri, toplumsal meseleleri bu mektuplarla görünür olur.
Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken, Ne Evet Ne Hayır, Bir Mektup, Babama Mektup öykülerinde mektup; yalnızlık, yabancılaşma ve iç hesaplaşmayı “mektup–dilekçe–itiraf arasında salınan” bir tonla veren derinlikli bir tekniktir (Parla, 2015, s. 189).
Sonuç
Dünya ve Türk edebiyatında köklü bir geçmişe sahip mektuplar, güncelerle birlikte bireyin iç dünyasına ışık tutan, söylenemeyenleri ifade eden, hayatın karmaşasını anlamlandıran metinlerdir. Yazarların otobiyografik unsurlarına dair önemli ipuçları taşırlar.
Mektup, hikâye, roman, deneme, gezi yazısı ve eleştiri gibi türlere anlatım gücü sağlayan; bireyi merkeze alan özgür ve samimi bir ifade aracıdır.


