
Özyaşamöyküsü Yaşamöyküsü Anı: Tanım, Farklar ve Gelişim
GİRİŞ
Belleğine ve kalemine güvenen pek çok kişi son yıllarda anılarını, yaşamlarını yazıyor; aile büyüklerinin mektuplarını derleyip yayımlıyor, sevdiklerinin yaşamöykülerini kaleme alıyor. Böylece hem kendi hem başkalarının bir zamanlar bir yerde yaşadığını unutturmamayı amaçlıyorlar. Geçmişi anımsayarak kendinin veya başkalarının yaşamını anlatma, tanıklıklarını “Oradaydım, gördüm.” diyerek kayıt altına alma isteği aslında yeni değildir.
İçindekiler (Hızlı Erişim)
- GİRİŞ
- ÖZYAŞAMÖYKÜSÜ
- Özyaşamöyküsü Türleri
- Türk Edebiyatında Özyaşamöyküsü Türünün Tarihsel Gelişimi
- YAŞAMÖYKÜSÜ
- Yaşamöyküsünde Nesnellik Ve Öznellik
- Nesnel Bakış Açısıyla Yazılmış Yaşamöyküleri
- Öznel Bakış Açısıyla Yazılmış Yaşamöyküleri
- Türk Edebiyatında Yaşamöyküsü Türünün Tarihsel Gelişim Süreci
- ANI
- Türk Edebiyatında Anı Türünün Tarihsel Gelişim Süreci
Her insan kendine özgü bir yaşamın bütünüdür; aynı dönemi paylaşanların bile olaylara dair duygu ve görüşleri farklıdır. Birinin anımsamadığı ayrıntı, diğerinin anlatısıyla tamamlanır; birine mutluluk veren an bir başkasına acı verebilir. Bu nedenle anılar, özyaşamöyküleri ve yaşamöyküleri kişisellikten doğar. Birinin yaşamını yazmasının kime ne fayda sağlayacağı belirsiz olsa da çoğu kişi deneyimlerini geleceğe aktarmak ister. Okur da duyduklarından tamamen bağımsız kalamaz.
Genel olarak “yaşam yazını” sayılan bu türlerde ortak nokta “ben”den yola çıkarak yaşamı yazmaktır. Kendi yaşamını ya da bir başkasının yaşamını yazan kişi, onu diğerlerinden ayıran özellikleri göstermek ister. Buna geçmişten bugüne dair tespitlerini, geleceğe dair önerilerini ekler; anlattıklarıyla okura yararlı olmayı amaçlar. Böylece “benden yola çıkarak sana ulaşmak” ister. Anı ve özyaşamöyküsü doğrudan ben’e dayanırken yaşamöyküsü başkasının yaşamını anlatır; ancak üçünde de amaç geçmişi izlenimlerle aktarmaktır.
Andreas Huyssen, Alacakaranlık Anıları’nda geçmişin bellekte yalın hâlde bulunmadığını, anı olabilmesi için dile getirilmesi gerektiğini belirtir (Huyssen, 1999, s. 13). Bu süreç öznelliği kaçınılmaz kılar. “Belleğin alacakaranlığı”, anlatılanların ne ölçüde güvenilir olduğu sorusunu gündeme getirir. Bir kişinin kendi yaşamı hakkında anlattıklarının doğruluğunu tartışmasız biçimde ölçmek mümkün değildir; aynı olayı başkası farklı yaşamış olabilir. Binlerce yıllık tarihsel metinlerin bile güvenilirliği tartışılırken bireysel anıların tamamen doğru kabul edilmesi beklenemez. Bu nedenle yaşam yazını metinlerinin “gerçekten var olmuş birinin yaşamına dair anlatılar” olduğu kabul edilir; onları roman ve öykü gibi kurmacadan ayıran temel fark budur.
Geçmişi anımsayarak yazmak yalnız bireyleri değil toplumları da ilgilendirir. Sosyal tarihin, kültürel belleğin ve anonim anlatıların oluşmasında bireylerin kendi ve aile geçmişlerini aktarmaları önemlidir. Kendi yaşamını anlatan kişi, günlük yaşamı, toplumsal gerçekleri, davranış kalıplarını, üretim–tüketim ilişkilerini, mekânı ve ülke gündemini de görünür kılar. Böylece anlatıcı hem kendi yaşamının hem çevresinin tanığı olur. Yaşantı metinlerinde anlatan ben ile okuyan ben, zamanın geçişine birlikte tanık olur.
Bu bölümde yaşam yazını kapsamında özyaşamöyküsü, yaşamöyküsü ve anı türleri incelenecek; Türk edebiyatındaki tarihsel gelişimi değerlendirilecektir.
ÖZYAŞAMÖYKÜSÜ
Özyaşamöyküsü, bir kişinin kendi yaşamını kendisinin yazılı olarak anlatmasıdır. Kimi zaman kendisine aktarılan bilgilerden başlayarak hiç bilmediği ilk dönemleri de kapsar; kimi zaman da anımsayabildiği ilk andan bugüne doğru ilerler. Anlatıcı, yaşamının belirli bir noktasına kadar gelerek onu bugünkü kişiye dönüştüren olayları, kişileri ve duyguları aktarır.
Türün kuramsal temellerinde Philippe Lejeune önemli bir yere sahiptir. Özyaşamöyküsünü “kendi deneyimleriyle ilgilenen gerçek bir kişi tarafından yazılmış, yazanın kendi bireysel yaşamına, özellikle kişisel gelişimine odaklanan geçmişe dönük düzyazı anlatı” (1989, s. 4) olarak tanımlar. Bu tanım dilsel biçim, anlatı, düzyazı ve bireysel yaşam odaklarına; ayrıca yazarın, anlatıcının ve başkişinin konumuna dayanır. Lejeune’ün en çok vurguladığı nokta, yazar–anlatıcı–başkişinin aynı kişi oluşudur. Kapaktaki ad, metni yazan gerçek kişiye işaret eder ve anlatılan karakterle örtüşür (1989, s. 12).
Birinin kendi hayatını bütünüyle yazabilmesi neredeyse olanaksızdır. Bilinmeyenler, eksik ya da yanlış anımsananlar, doğrulanamayan ayrıntılar kaçınılmazdır. Dolayısıyla özyaşamöyküsü, yazarın kendi belleği oranında oluşturduğu yeni bir yaşam anlatısıdır. Bu karmaşık yazar/anlatıcı/karakter düğümü türün gerçeklik tartışmalarının merkezindedir. Yine de okur, anlatılanları “gerçek” saymaya eğilimlidir.
Aziz Nesin, Böyle Gelmiş Böyle Gitmez’in sonunda özyaşamöyküsünü “kendini anlattığını belli etmeden kendini anlatmak, (…) kendini kendine anlatmak” olarak tanımlar; bunun için “yüreklilik” ve “sınırsız içtenlik” gerektiğini söyler (Nesin, 2011, s. 266-267). Bu ifade, özyaşamöyküsünün temel sorunlarını açıklar: kendini koruma, içtenlik, doğruluk, gerçekçilik ve yüzleşme.
Bu noktada iki soru belirir:
1. Kişi neden kendi yaşamını yazmak ister?
Genellikle bir dönüm noktasına gelindiğinde geçmişi canlandırma, yaşadığı değişimi aktarma ya da itirafta bulunma isteği doğar. Metin, yazar için bir iç hesaplaşma alanına dönüşür.
2. Okur neden başkasının yaşamını okumak ister?
Merak duygusu, örnek alma isteği ve başkasının deneyiminden öğrenme arzusu okurun temel motivasyonudur.
Özyaşamöyküsü Türleri
Özyaşamöyküsü “yapısına” ve “amacına” göre alt türlere ayrılır:
Belgesel özyaşamöyküleri, bilgi ve belge aktarma amacı taşır. Daha nesnel sayılır. Siyaset, basın, askerlik gibi alanlarda kişiler başarıya giden koşulları, dönemin gerçeklerini, sosyal tarih bağlamını anlatırlar. Yazanın “ben”i içsel değil, tarihsel bir tanık olarak öne çıkar.
Eğitsel özyaşamöyküleri, yazanın yaşam boyunca başarıya ulaşma çabasını öne çıkarır. Yazar kendiyle değil yaşamın engelleriyle hesaplaşır. Öğretmenlerin, bilim insanlarının, engelleri aşmış kişilerin metinleri başkalarına örnek olmayı amaçlar. Hüsnü Feridun, Sakıp Sabancı gibi örnekler bu gruptadır.
Popüler özyaşamöyküleri, sahne, televizyon, sinema, spor gibi alanlarda tanınmış kişilerce yazılır. Estetik kaygı taşımaz; hayran kitlesinin ilgisine yönelir. Anlatıcı “ben”, daha çok kendi başarı öyküsünü sunar. Türkân Şoray, Haldun Dormen gibi örnekler bu kategoriye girer.
Yazınsal özyaşamöyküleri, edebiyatçıların yazdığı türdür. Sanatçı hem kendini anlatır hem estetik bir eser yaratmak ister. “Ben olma” bilinci yüksektir; iç hesaplaşma derindir. Adalet Ağaoğlu, Nedim Gürsel, Nezihe Meriç gibi örnekler bu gruptadır.
Türk Edebiyatında Özyaşamöyküsü Türünün Tarihsel Gelişimi
Dünyada ilk özyaşamöyküsel anlatımlar eski Mısır’a kadar uzansa da modern anlamdaki özyaşamöyküsü Batı edebiyatında şekillenmiştir. İlk büyük örnek olarak Augustinus’un İtiraflar’ı (398) anılır. Avrupa’da 11–12. yüzyıllardan itibaren yaşam yazınına rastlanır; Rousseau, Franklin ve Goethe gibi isimlerin eserleri türün gelişimini belirginleştirir. Hristiyanlığın itiraf kültürü, bireyin öne çıkması ve modern çağın öznellik vurgusu özyaşamöyküsünü yaygınlaştırmıştır. 20. yüzyılda basın, sanat ve siyaset dünyasında birçok kişinin özyaşamöyküsü yazması, popüler kültürün yükselişiyle paralel bir gelişim gösterir.
Türk edebiyatında özyaşamöyküsü türünün ilk işaretleri Orhon Yazıtları’nda görülür. Kağan’ın “ben” diliyle halkına seslenmesi özyaşamöyküsel bir tavır taşısa da yazıtların siyasetname niteliği ve anlatıcı–başkişi ayrımı nedeniyle türün doğrudan örneği sayılmaz. Halk şiirindeki yaşnameler de şairin yaşam çizgisini anlatması bakımından önemlidir ancak modern özyaşamöyküsü değildir.
Çağatay edebiyatında Babür’ün Babürnamesi, özyaşamöyküsü ile siyasetname geleneğini birleştiren önemli bir eserdir. Klasik Türk edebiyatında sergüzeştnameler, esaretname, seyahatname, hicretname gibi türlerde sanatçıların yaşadıklarını kendi bakış açılarıyla anlatmaları özyaşamöyküsel bir çizgi oluşturur.
17. yüzyılda Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si yazarının yaşamına dair değerli bilgiler içerir. 18. yüzyılda Temeşvarlı Osman Ağa’nın esaret ve dönüş sürecini anlattığı metni özyaşamöyküsel anlatımın önemli örneklerindendir. 19. yüzyıl sonuna kadar yazarların kitap başlarında yaşamlarını kısaca aktardıkları görülse de özyaşamöyküsü niteliğinde kapsamlı eserler sınırlıdır.
Batılı anlamda özyaşamöyküsü türü 19. yüzyılın sonlarında belirmeye başlar. Muallim Naci’nin Ömer’in Çocukluğu, Yusuf Akçura’nın Ta Kendim yahut Defter-i A’malim, Nigâr Hanım’ın “Mukadderat”ı bu dönemin dikkate değer örnekleridir. 20. yüzyıl başında Ali Ekrem Bolayır, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Rıza Nur, Ebubekir Hazım Tepeyran ve Halid Ziya Uşaklıgil çocukluk ve gençlik dönemlerini anlatan metinleriyle türün gelişimine katkı yapmıştır.
Türün Türk edebiyatındaki en önemli dönüm noktası Halide Edib’in Mor Salkımlı Ev (1963) adlı eseridir. Yazar, çocukluğundan 1918’e kadar yaşamını iç muhasebe eşliğinde anlatmış; aynı dönemin Kurtuluş Savaşı yıllarını ise Türk’ün Ateşle İmtihanı’nda işlemiştir. Mor Salkımlı Ev, bilinçli bir kadının geçmişiyle hesaplaşmasını yansıtması bakımından türün modern tanımına çok uygundur.
20. yüzyılın ikinci yarısında Şevket Süreyya Aydemir’in Suyu Arayan Adam’ı, Halikarnas Balıkçısı’nın Mavi Sürgün’ü ve özellikle Aziz Nesin’in üç ciltlik Böyle Gelmiş Böyle Gitmez’i özyaşamöyküsü türünün güçlü örnekleridir. Aziz Nesin, mizahi ve gerçekçi anlatımıyla hem kendi yaşamını hem toplumun aksayan yönlerini eleştirel bir gözle aktarmıştır.
1980’lerden itibaren toplumun her kesiminden kişilerin özyaşamöyküsü yazdığı görülür. Yazarlar, sanatçılar, akademisyenler, sanayiciler, siyasetçiler ve çeşitli mesleklerden bireyler kendi yaşamlarına dair metinler kaleme almıştır.
• Yazar ve şairler: Aziz Nesin, İlhan Berk, Zülfü Livaneli
• Öğretim üyeleri: Hasan Âli Yücel, Nermin Abadan Unat, Mina Urgan
• İş dünyası: Vehbi Koç, Vitali Hakko, Kadir Has
• Sanatçılar: Muhsin Ertuğrul, Gülriz Sururi, Cüneyt Arkın, Abidin Dino
• Gazeteci-siyasetçiler: Uğur Dündar, Kâmran İnan
• Özel yaşam deneyimleri: Sabiha Gökçen, Gültekin Yazgan
2000’lerle birlikte nehir söyleşiler de özyaşamöyküsü kapsamına girer. Uzun araştırma ve yönlendirilmiş sorularla yapılan bu söyleşiler, kişinin yaşamının ayrıntılı biçimde aktarılmasını sağlar. Attilâ İlhan, Muazzez İlmiye Çığ, Türkân Saylan gibi isimlerle yapılan nehir söyleşi kitapları bu türün önemli modern örneklerindendir.
YAŞAMÖYKÜSÜ
Yaşamöyküsü; bilimsel, sanatsal, eğitimsel, ekonomik, toplumsal, siyasal alanlarda başarı göstermiş, ülkesine ya da insanlığa hizmet etmiş kişilerin yaşamlarının anlatıldığı kısa ya da uzun metinlerin genel adıdır. Yaşamöyküsü yazılan kişi, okur nezdinde merak uyandıran biridir; metnin amacı hem tanıtmak hem de bilinmeyen yönleri ortaya koymaktır. Okur, ilgilendiği kişinin yaşamına, kişiliğine ve yaptığı işlere dair ayrıntıları öğrenmek ister. Yaşamöyküsünü yazan kişi aileden biri, yakın bir dost ya da araştırmacı olabilir.
Yaşamöyküsünde Nesnellik Ve Öznellik
Yaşamöyküleri nesnel bir tavırla hazırlanabileceği gibi öznel bir yaklaşımla da yazılabilir; bu nedenle alt türlere ayrılır.
Nesnel Bakış Açısıyla Yazılmış Yaşamöyküleri
En temel örnek ansiklopedik yaşamöyküleridir. Maddeler, ülkede veya dünyada iz bırakmış kişilerin yaşamlarını kısa, nesnel ve açık biçimde aktarır; özel hayata ve ayrıntıya girilmeden temel bilgiler verilir. Meydan Larousse, Ana Britannica, İslam Ansiklopedisi, Who is Who, Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi ile Wikipedia, Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü bu türün geniş örnekleridir. Türk edebiyatına özgü sınırlı alan sözlükleri arasında Aziz Çalışlar’ın Türk ve Dünya Edebiyatçıları Sözlüğü, Behçet Necatigil’in Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü bulunur.
Belgesel yaşamöyküleri, üniversite araştırmacıları ya da gazeteci yazarlar tarafından kapsamlı biçimde hazırlanır; amaç, kişinin yaşamını belgeler ışığında ayrıntılı ve nesnel olarak ortaya koymaktır. Kenan Akyüz’ün Tevfik Fikret, Niyazi Akı’nın Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Bilge Ercilasun’un Ahmet İhsan Tokgöz, Şerif Aktaş’ın Refik Halit Karay, Nazan Bekiroğlu’nun Şair Nigâr Hanım gibi eserleri bu türdendir. Asım Bezirci, Muzaffer Uyguner ve Memet Fuat’ın çalışmaları da araştırmacılar için temel kaynak niteliğindedir. Beşir Ayvazoğlu’nun Ömrüm Benim Bir Ateşti, Eve Dönen Adam: Yahya Kemal, İpek Çalışlar’ın Latife Hanım, Halide Edib, Zeynep Oral’ın Tutkunun Romanı: Leyla Gencer gibi kitapları geniş okur kitlesine yönelik yarı kurgusal belgesel yaşamöyküleridir.
Bilim insanlarına duyulan saygı gereği hazırlanan “armağan kitaplar”da kişinin akademik yaşamı, eserleri, hakkında yazılan makaleler, fotoğraflar ve yayımlanmamış metinler yer alır. Fuat Köprülü Armağanı, Suut Kemal Yetkin Armağanı, Bedrettin Cömert Armağanı, Berna Moran’a Armağan bu türdendir.
Televizyon ve radyo için hazırlanan yaşamöyküsü belgesellerinin metinleri de bu kapsamda düşünülebilir; Nebil Özgentürk’ün Bir Yudum İnsan dizisi en bilinen örneklerdendir.
Yazar/şair sözlükleri de belirli ölçüde yaşamöyküsel bilgi içerir. Bazıları sanatçının sözcük evrenini, bazıları yaşamındaki önemli kişileri ve yerleri alfabetik olarak aktarır. A’dan Z’ye İlhan Berk, A’dan Z’ye Cemal Süreya, A’dan Z’ye Edib Cansever buna örnektir. Daha kapsamlı örnekler arasında Beşir Ayvazoğlu’nun Yahya Kemal Sözlüğü ve Memet Fuat’ın Nazım Hikmet Sözlüğü yer alır.
Öznel Bakış Açısıyla Yazılmış Yaşamöyküleri
Birinci el tanıklıklara dayanan “anı yaşamöyküleri” hem anı hem yaşamöyküsü niteliği taşır. İlk örnek Fatma Aliye’nin Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı adlı eseridir. Cumhuriyet döneminde Meral Ataç’ın Babam Nurullah Ataç, Gülsün Bilgehan’ın Mevhibe, Ayşe Sarısayın’ın Çok Şey Yarım Hâlâ, Gündüz Vassaf’ın Annem Belkıs gibi kitapları bu türün değerli örnekleridir. Bu kitaplarda aile bireyleri, siyaset ve edebiyat dünyasının önemli kişilerini tanıklıklarla anlatır; nesnel olmaktan çok kişisel gözleme dayanırlar.
“Yazınsal yaşamöyküleri” ünlü kişilerin yaşamının edebî bir kurgu içinde aktarılmasıdır. Biyografik roman olarak da bilinir. Yazar hem belgeye dayanır hem yaratıcı kimliğini kullanır. Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan’ı bu türün temel eserlerindendir. Nezihe Araz’ın (Fatih’in Derunî Tarihi, Mevlana), Ayşe Kulin’in (Adı Aylin, Füreya), Hıfzı Topuz’un (Başın Öne Eğilmesin, Hava Kurşun Gibi Ağır, Vatanı Sattık Bir Pula…) eserleri bu alanda öne çıkar. Nazlı Eray, Aydaki Adam Tanpınar ile fantastik unsurları yaşamöyküsüyle birleştirmiştir. Bir kişinin yalnızca belirli dönemini anlatan yaşamöyküleri de vardır: Nezihe Araz’ın Bir Zamanlar O da Çocuktu, Hıfzı Topuz’un Gazi ve Fikriye, Zekeriya Sertel’in Nazım’ın Son Yılları bu türdendir.
Türk Edebiyatında Yaşamöyküsü Türünün Tarihsel Gelişim Süreci
Toplumda iz bırakan kişilerin yaşamlarını anlatma geleneği çok eskidir ve kökeni yazıtlara, destanlara, mezar taşlarına, kahramanlık hikâyelerine, menakıbnamelere, siyer ve vefeyatnamelere kadar uzanır. Bu metinlerin amacı kahramanları, liderleri ve önemli kişileri örnek göstermek, yaptıklarını gelecek kuşaklara aktarmaktır. Bugünkü anlamıyla yaşamöyküsünün başlangıcı olarak eski Yunan’dan Plutarkhos’un Hayatlar’ı gösterilir.
Türk sözlü geleneğinde Oğuz Kağan Destanı ve yazılı kültürde Orhon Yazıtları, bir hükümdarın yaşam çizgisini ve yaptıklarını aktardıkları için yaşamöyküsü çerçevesinde kısmen değerlendirilebilir. Aynı şekilde menakıbnameler, siyerler ve vefeyatnamelerde de önemli kişilere dair bilgiler bulunur. Fakat hiçbiri modern anlamda bir yaşamöyküsü değildir.
Klasik Türk edebiyatında yaşamöyküsünün en belirgin karşılığı tezkirelerdir. Tezkireler peygamberlerin, evliyaların, padişahların, devlet adamlarının, bilginlerin ve şairlerin hayatlarını kısaca anlatır; eserlerinden örnekler verir. Tezkireler bir çeşit alfabetik ya da tematik biyografi ansiklopedisi niteliği taşır; kişilerin doğumu, eğitimi, yaşamı, ölümü hakkında temel bilgiler sunar. Doğu edebiyatındaki örnekler Molla Câmî, Devletşah ve Attar’ın tezkireleridir. Türk edebiyatında en eski örnek Ali Şir Nevai’nin Mecalisü’n-Nefais’i; Batı Türkçesinde ilki ise Sehi Bey’in Heşt Behişt’idir. Latifî, Âşık Çelebi ve Kınalızade Hasan Çelebi’nin tezkireleri bu geleneği sürdürür. Kâtip Çelebi’nin Keşfü’z-Zünun’u da binlerce yazar ve eseriyle önemli bir kaynaktır.
- yüzyılda tezkireler kimi yönleriyle eski geleneği sürdürürken antolojilere geçiş başlamıştır: Recaizade Mahmut Ekrem, Muallim Naci, Ebüzziya Tevfik ve Mehmed Celal’in derlemeleri bu geçişi gösterir. Daha yakın dönemde Kenan Akyüz’ün Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, yaşamöykülerine geniş yer veren örneklerdendir.
Modern Türk edebiyatında yaşamöyküsü bağımsız bir tür hâline Tanzimat döneminde gelmiştir. İlk denemeler Namık Kemal’e aittir; tarihçiliğinin bir uzantısı olarak çeşitli tarihsel kişilerin yaşamlarını anlatmıştır. Ebüzziya Tevfik, bilim ve siyaset dünyasından kişilere dair yaşamöyküleri kaleme almış; Beşir Fuat’ın Victor Hugo ve Voltaire üzerine çalışmaları türün gelişiminde önem taşımıştır. Ahmet Midhat, Beşir Fuat’ın yaşamını ve Fatma Aliye’nin hayatını da ele almıştır.
Fatma Aliye hem yaşamöyküsü yazılan hem de bu türde örnek veren ilk Türk kadınıdır. Nâmdârân-ı Zenân-ı İslâmiyân, Terâcim-i Ahvâl-i Felâsife ve Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı türün gelişimi için önemlidir.
Fuad Köprülü’nün Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıfları, bilimsel anlamda yazılmış ilk ciddi yaşamöyküsü örneği kabul edilir. Ahmed Yesevi ve Yunus Emre’nin yaşamları belgeler ışığında anlatılır. 1920’lerden itibaren Mustafa Nihat Özön, Agâh Sırrı Levend, Hasan Âli Yücel, Ali Nihat Tarlan, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi araştırmacıların edebiyat tarihleri, akademik biyografi yazımının temel kaynaklarıdır.
1930–40’larda Hasan Âli Yücel, Ali Canip Yöntem, Sadettin Nüzhet Ergun ve özellikle İbnülemin Mahmut Kemal İnal önemli yaşamöyküsel eserler vermiştir. İnal, hem Son Asır Türk Şairleri hem de Son Sadrazamlar, Son Hattatlar, Hoş Seda gibi geniş hacimli eserlerle geleneğin son büyük temsilcisidir.
1940–80 arasında Hilmi Yücebaş, Asım Bezirci, Muzaffer Uyguner, Memet Fuat gibi yazarlar, hem klasik hem çağdaş sanatçıları tanıtan kolay erişilir biyografi kitapları yazmıştır. Aynı dönemde yaşamöyküsel anlatılar giderek yaygınlaşmış; Falih Rıfkı Atay, Nezihe Araz, Şevket Süreyya Aydemir’in Tek Adam ve İkinci Adam gibi eserleri önemli örnekler olmuştur.
Bu alanda Behçet Necatigil ayrıca anılmalıdır. Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü hem bilgi hem yorum içeren yapısıyla benzersizdir. Özlü tanımları, bazı sanatçılarla adeta özdeşleşmiştir.
Türk edebiyatında yaşamöyküsü türünün en güçlü eserlerinden biri Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan’ıdır; belge temelli olup roman kurgusuyla birleşir.
1980’lerden itibaren yaşamöyküsü sayısı hızla artmıştır. Zeynep Oral, İpek Çalışlar, Beşir Ayvazoğlu, Hıfzı Topuz gibi yazarların eserleri Türkiye’de ve dünyada tanınmış kişileri konu alır. Ayrıca Ayşe Kulin, Gündüz Vassaf ve Liz Behmoaras’ın biyografik romanları da belirli kişilere dair önemli örneklerdir.
2000’li yıllarda toplumda gündemde olan kişilere ait yaşamöyküleri çok daha sık yayımlanmaya başlamıştır.
ANI
Anılar, bir kişinin yaşamı boyunca tanık olduğu olayları ve kişileri kendi bakış açısından anlattığı metinlerdir. Özyaşamöyküsünden farklı olarak odak noktası kişinin kendi yaşamını çözümlemesi değil, parçası olduğu süreçler, tanıdığı kişiler ve gözlediği olaylardır. Anılar, olayların bireyde bıraktığı izlenimlerin ve duyguların aktarımıdır; önemi de tarihin insani yönünü göstermesidir. Özyaşamöyküleri gibi öznel bir türdür; üzerinden zaman geçtikten sonra yazıldığından anlatılanlar kişisel bir hatırlayış içerir.
Anılar, yaşananların zamanla unutulmasına karşı bir dirençtir; anı yazarı hem kendisini hem anlattığı dönemi kalıcı kılmak ister. Bir kişi, bizzat yer aldığı bir dönemi ya da yakından gözlemlediği kişilere ve olaylara dair deneyimlerini aktarabilir. Siyasetçi, devlet adamı, bürokrat veya askerlerin anıları çoğu zaman görevden ayrıldıktan sonra bir tür hesap verme ya da belge bırakma amacı taşır. Notlar tutarak ilerleyen kişiler, görev süreleri sonunda hem tarihe not düşmek hem yaptıklarını açıklamak için anı yazarlar.
Anılarda ölçüt, kişinin yaşadığı ya da tanık olduğu olay dizilerini aktarmasıdır. Bu nedenle anı “ben ve diğerleri” üzerinedir. Kişinin kendine dair söyledikleri bulunsa da merkezde çoğunlukla başkalarına ilişkin gözlemler vardır. Bu nokta, anılarla özyaşamöykülerini ayıran en belirgin çizgidir; çünkü iki türde de “ben anlatıcı” hâkimdir. Anlatıcı ben olayların merkezindeyse ve geçmişiyle hesaplaşma içindeyse metin özyaşamöyküsüne yaklaşır; ben daha çok gözlemciyse ve başka insanları anlatıyorsa anı sayılır.
Her iki türün ortak yönü, olayların üzerinden zaman geçtikten sonra yazılmasıdır. Bu, anlatıcıya geçmişi bugünün bilgisiyle değerlendirme imkânı verir; bazı ayrıntılar silinirken bazıları belirginleşir. Yazar geçmişi aktarırken aradan geçen sürenin sağduyusundan ve görece nesnelliğinden yararlanır.
Anılar, gezi yazılarıyla da benzerlik gösterebilir; gezi yazısında da anlatıcı gözlemlerini ben diliyle aktarır. Ancak gezi yazısında odak gidilen yerin kültürü, iklimi, tarihi ve insanlarıdır; metin kişisel deneyimden doğsa da öncelik mekâna dair bilgidedir. Anılarda ise kişinin bireysel geçmişi ve tanık olduğu süreçler öne çıkar.
Anı yazarı tüm yaşamını anlatabileceği gibi yalnızca belli bir dönemi veya belirli bir kişiyle ilişkili bir zamanı da aktarabilir. Amaç çoğu zaman o dönemi veya kişiyi farklı yönleriyle görünür kılmaktır. Anı yazmak, zamanın unutturduklarına karşı bireysel hafızayla direnme ve tarihe not düşme çabasıdır. Bu anlatılar bazen öz savunma, bazen taraflı bir bakış içerebilir; çünkü anı, özü gereği kişisel bir tarih anlatımıdır. Yazar kendi yorumunu aktarır; okur ise tarih kitaplarının veremeyeceği canlı ve bireysel bir bilgi edinir.
Anılar hem bireysel hem toplumsal hafızanın parçasıdır. Bir döneme dair anıları okuduğumuzda yalnızca yazarın deneyimlerini değil, o dönemin insanlarına ve düşünce dünyasına dair çok çeşitli bilgiler ediniriz.
Anı türünde yazar, zaman dizininde serbesttir. Olayların sırasını değiştirebilir, çağrışımlarla ileri geri sıçrayabilir, konuşma üslubunu tercih edebilir. Duygusal ya da taraflı olmak doğal kabul edilir; bu öznellik türün özüdür. Anı yazmaya iten nedenler arasında topluma karşı sorumluluk, hesap verme, kendini savunma, değerlerini açıklama, söyleyemediklerini yazıyla ifade etme, vefa borcunu ödeme veya tarihe belge bırakma isteği sayılabilir. Bazen sevilen bir kişiyi kaybetmenin acısı da anı yazımına yol açar.
Anılarda nesnel gerçek aramak doğru değildir; çünkü her karar ve olay, kişinin zaman içerisindeki doğruları ve koşullarıyla şekillenir. Yazar çoğu zaman olgunluk döneminde anılarını yazdığından gençlikteki doğrularını yeniden değerlendirir. Okur ise bu değerlendirmelerden kendine pay çıkarır.
Anıları içeriklerine göre alt türlere ayırmak mümkündür: siyasetçi anıları, savaş ve esirlik anıları, meslek anıları, yazar anıları, kent ve ülke anıları, gündelik yaşam kültürüne ilişkin anılar, belirli bir dönem ya da kuruma dair anılar, belirli bir kişiye adanmış anılar.
Anıyla bağlantılı ancak farklı bir konumda duran tür ise portredir. Portreler, bir yazarın dikkat çekici bulduğu kişilere dair kısa metinlerdir; kişinin fiziksel ve ruhsal özellikleri betimlenir, yazarın izlenimleri eklenir. Portre yazmanın amacı bir kişiyi okurun gözünde canlı bir insan olarak canlandırmaktır. Türk edebiyatında Yahya Kemal’in Siyasi ve Edebi Portreler, Cemal Süreya’nın 99 Yüz, Çetin Altan’ın Bir Avuç İnsan, Haldun Taner’in Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil gibi eserleri önemlidir. Remzi İnanç’ın Gün Gördüm Yüzler Gördüm, Kar Altında Güller Var, Ortak Belleğimizdir Dostlar… adlı eserleri portre türünün güçlü örneklerindendir. Portreler, anılar gibi bireysel gözleme dayanır ancak olay akışından çok kişiyi betimlemeye odaklanır.
Türk Edebiyatında Anı Türünün Tarihsel Gelişim Süreci
Batı edebiyatında anı türünün ilk örnekleri Antik Yunan ve Roma’da görülse de modern anlamda başlangıcı 16-17. yüzyıllara dayandırılır. Arap ve İran edebiyatlarında gezi notları, günlükler, siyasal notlar anının erken örneklerini oluşturur. Orta Çağ kronikleri anı niteliği taşısa da türün gerçek biçimi 17. yüzyılda Saint Simon, La Rochefoucault, La Fayatte, Goldoni, Voltaire gibi yazarların metinleriyle belirginleşmiştir. 19. yüzyılda Chateaubriand, Ernest Renan, Alexander Dumas, Strindberg, Tolstoy, Victor Hugo, Stendhal, Flaubert, Verlaine, Berlioz; bilim insanları ve komutanlar; 20. yüzyılda Gandhi, Tagore, Nehru, Churchill, De Gaulle, Eisenhover, Truman, Martin Luther King, Orwell, Faulkner, Gorki, Stanislavski, Edith Piaf, Salvador Dali, Freud gibi isimler türün gelişimine önemli katkılar sunmuştur (Ayrıntılı bilgi için bk. Birsel 1972).
Türk edebiyatında vakayinameler, seyahatnameler, sergüzeştnameler, sefaretnameler, gazavatnameler gibi metinler uzun süre anı boşluğunu doldurmuş, yazarların bireysel gözlem ve deneyimlerini aktarmıştır. 16. yüzyılda Zaîfî’nin Sergüzeşt-i Zaîfî’si, Barbaros Hayreddin Paşa’nın Gazavat-ı Hayreddin Paşa’sı, Me’mun Bey’in hatıraları türün erken örnekleri sayılabilir; ancak bugünkü anlamda anı özelliklerini tam karşılamazlar.
- yüzyılda Keçecizade İzzet Molla’nın Mihnet-i Keşan, Ziya Paşa’nın Defter-i A’mal, Cevdet Paşa’nın Tezakir ve Maruzat, Namık Kemal’in Magosa Mektupları, Ahmet Midhat’ın Menfa, Muallim Naci’nin Medrese Hatıraları, Sami Paşazade Sezai’nin Londra Hatıraları gibi eserler modern anının ilk örneklerindendir. Bu dönemde mektup–günlük–anı ayrımı kesin olmadığı için kişisel yaşantı metinleri geniş biçimde anı sayılabilir.
- yüzyıl başında tür hızla yaygınlaşmıştır. Halid Ziya Uşaklıgil’in sarayda geçen görev süresini anlattığı Saray ve Ötesi; Mehmed Rauf’un Edebî Hatıralar’ı; Ahmet Rasim’in Fuhş-ı Atik, Eşkâl-i Zaman, Şehir Mektupları, Muharrir, Şair, Edib gibi eserlerinde İstanbul’un günlük yaşamına dair gözlemleri türün gelişiminde önemli dönüm noktalarıdır. Ahmet İhsan Tokgöz’ün Matbuat Hatıralarım, Hüseyin Cahit Yalçın’ın Kavgalarım ve Edebî Hatıraları hem siyasal hem yazınsal tarihe ışık tutar.
Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki toplumsal dönüşüm, tek partiden çok partili hayata geçiş, askerî müdahaleler (1960–1970–1980), Kıbrıs Barış Harekâtı, Kore Savaşı gibi süreçler birçok kişinin anı yazmasına yol açmıştır. 1990’lardan itibaren gazetecilerin, siyasetçilerin ve askerlerin anıları yoğun biçimde yayımlanmıştır. Bu durum türün hem çeşitlenmesini hem de geniş kitlelere ulaşmasını sağlamıştır.
Türkiye’de her sosyal konumdan kişinin anı yazdığı görülür. Anı, özyaşamöyküsüne göre daha korunaklı ve geniş çerçeveli olduğundan siyasal baskı dönemlerinde yazılıp yayımlanamayan defterler daha sonra çocuklar veya araştırmacılar tarafından basılmaktadır. Bu sayede kişisel tanıklıklarla tarih yeni bir boyut kazanır.
Türkiye’de yayımlanan anılar içerik olarak şöyle sınıflandırılabilir:
• Siyasetçilerin anıları: Halit Ziya Uşaklıgil Saray ve Ötesi (1940-1942), Ahmet Reşit Rey Gördüklerim Yaptıklarım (1890-1922) (1945-1947), Yakup Kadri Politikada Kırk Beş Yıl (1966).
• Savaş ve askerlik anıları: Yakup Kadri Vatan Yolunda (1958), Kâzım Karabekir İstiklal Harbimiz (1960), Halide Edib Türk’ün Ateşle İmtihanı (1962).
• Esirlik–hapishane–sürgün anıları: Recep Bilginer Hapishane Penceresi (1959), Şahat Tan İsrail Zindanlarında Bir Türk Subayı (1967).
• Meslek anıları: Yakup Kadri Zoraki Diplomat (1955), Zeki Velidi Togan Hatıralar (1969).
• Yazar anıları: Mehmed Rauf Edebî Hatıralar (1997), Ahmet İhsan Tokgöz Matbuat Hatıralarım: 1888-1923 (1930), Hüseyin Cahit Edebî Hatıralar (1935).
• Kent anıları: Samet Ağaoğlu Strasburg Hatıraları (1933), Yunus Nadi Ankara’nın İlk Günleri (1955), Ahmet Yorulmaz Ayvalık’tan Cunda’dan (2007).
• Gündelik yaşam kültürü anıları: Ahmet Rasim Eşkâl-i Zaman (1334), Abdülhak Şinasi Hisar Boğaziçi Yalıları (1954), Geçmiş Zaman Köşkleri (1956).
• Kurum–dönem anıları: Ruşen Eşref Ünaydın Türk Dili Tedkik Cemiyeti’nin Kuruluşundan İlk Kurultaya Kadar Hatıralar (1943), Afet İnan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Türk Tarih Kurumu (1953).
• Bir kişiye dair anılar: Ruşen Eşref Ünaydın Tevfik Fikret: Hayatına Dair Hatıralar (1919), Falih Rıfkı Atay Atatürk’ün Bana Anlattıkları (1955), Çankaya (1969), Abdülhak Şinasi Hisar Yahya Kemal’e Veda (1959).
Bu anıların her biri farklı amaçlar taşır: siyasetçiler çoğu zaman hesap verme ve kendini savunma eğilimindedir; askerler savaşın görünmeyen yönlerini aktarmayı hedefler; esaret ve sürgün anıları baskı dönemlerinin tanıklığını taşır. Kent anıları kişisel deneyimle mekân belleğini birleştirir; özel kişi anıları ise büyük şahsiyetleri insani yönleriyle görünür kılar.
Sonuç olarak anılar, ister ünlü ister sıradan bir kişi tarafından yazılmış olsun, sosyal tarihin en önemli kaynaklarıdır. Tarih büyük anlatıyı kurarken, anılar bireysel tanıklıkların çok sesli küçük anlatılarını sunar ve bu iki düzey birlikte anlam kazanır.


