
Süleymaniye Kürsüsünde – Mehmet Âkif Ersoy Şiir İncelemesi
Mehmet Âkif Ersoy’un Süleymaniye Kürsüsünde adlı şiirinden alınan bu bölüm, Türk şiirinde toplum, din ve hürriyet kavramlarının nasıl ele alındığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Şair, bireysel duyuşlardan çok sosyal gerçekliğe yönelerek şiiri hayatın merkezine taşır. Bu incelemede, “Süleymaniye Kürsüsünde”den seçilen bölüm; hiciv, dil, üslup ve toplumsal eleştiri yönleriyle ele alınmaktadır.
İçindekiler (Hızlı Erişim)
Süleymaniye Kürsüsünde’den Bir Parça Üzerine
Bazı şairler hayattan uzaklaşarak iç dünyalarına çekilmeyi tercih ederken, bazıları hayatın tam ortasına girerek gördüklerini bütün çıplaklığıyla dile getirir. Ahmet Haşim, akşam karanlığında meçhule doğru uzanan yollardan ilerleyerek yalnızca cemiyetin değil, varlığın da dışına çıkmak ister. Mehmet Âkif ise bunun tam karşısında durur; her şeyin açıkça görülebildiği bir öğle güneşi altında hayatın gürültülü, boğucu ve alelâde yüzüne yönelir. Onun şiiri, kaçışı değil, doğrudan temas etmeyi esas alır.
Türk edebiyatında, yaşadığı devri bütün ayrıntılarıyla görüp gösteren başka bir şair bulmak güçtür. Safahat, belirli bir bakış açısından yazılmış manzum bir roman görünümündedir. Sokak, ev, kulübe, saray, meyhane, cami; köy ve şehir; fakir ve zengin; dindar ve dinsiz; cılız ve pehlivan; korkak ve kahraman; halk ve yüksek tabaka; münevver ve câhil; yerli ve yabancı; Avrupa ve Asya; ticaret, siyaset, harp, sulh; şehircilik, köycülük; mâzi, hâlihazır, hayal ve hakikât… Hemen hemen her şey Âkif’in duyuş ve görüş sahnesine girer.
Şair, bu geniş tabloyu yalnızca şiirin değil, edebiyatın bütün anlatım imkânlarıyla kurar. Tasvirler yapar, portreler çizer, hikâyeler anlatır, fikralar söyler, konuşmalara başvurur, vaaz verir. Komik, trajik, öğretici, hamâsî, lirik ve hakîmâne edalar arasında serbestçe dolaşır. Böylece şiirin sınırlarını nesir kadar, hatta edebiyat kadar genişletir; yer yer edebiyatı aşarak onu hayatın kendisi hâline getirir.
Süleymaniye Kürsüsünde Tasvirinin Anlamı
Ele alınan parça, Mehmet Âkif’in hayatı ne derece reel yönleriyle ortaya koyduğunu açık biçimde gösterir. Bu tasvirin Süleymaniye kürsüsünde bir vaiz tarafından yapılmış olması ayrıca dikkat çekicidir. Şair, kendisinden önce Türk edebiyatında pek rastlanmayan bir yolu dener: mâbede sokağı, dinin içine hayatı sokar. Bu yönüyle, eski tip dindarlık anlayışından belirgin biçimde ayrılır.
İnziva hâlinde insanın iç dünyasına yönelen Yunus, bir gün:
Kasdim budur şehre varam feryâd ü figan koparam
der; fakat şehirde değil, ruhun içinde dolaşır. Âkif ise şehrin içine gerçekten giren ve feryâd ü figan koparan bir şairdir. Onun şiirinde dünya ve cemiyet merkezdedir. Din, insanları hayattan koparan değil; onları nizama sokan ve yükselten bir kuvvet olarak görülür. Müslümanlık yalnızca bir ahiret dini değildir; dünyayı da düzene koyabilecek bir güçtür.
Hürriyet, İhtiras ve Toplumsal Çözülme
Âkif’e göre insanı bozan asıl unsur ihtiraslardır. İhtirasları dizginleyen kuvvetler –bunların başında din gelir– ortadan kalktığında, fertler de cemiyetler de hayvanlık seviyesine düşer. İncelenen parçada şair, 1908 hürriyetinin ihtirasları nasıl başıboş bıraktığını ve toplumu nasıl korkunç bir anarşiye sürüklediğini tasvir eder.
Galeyanı hürriyet sananlar, sarhoş ya da deli gibi ne yaptıklarını bilmeden hareket ederler. Akıl ve mantık tanımayan kalabalık, anarşik bir hâlde sokaklara dökülür. Neyin takdir edildiği bilinmeyen bir alkış, durmaksızın sürer. Şuursuzluk, cemiyetin en hayati alanlarına kadar yayılır; hükûmet daireleri, mektepler, basın bu çözülmeden payını alır. Matbuat sosyal birliği parçalamaktan çekinmez. Cinsî duygular istismar edilir, dine hücum etmek vicdan hürriyeti sayılır, eğlenmek için borç alarak Avrupa’ya koşulur.
Sosyal Satir ve Şairin Tavrı
Süleymaniye Kürsüsünde’de çizilen tablo, yüzeyde realist bir görünüm taşır; ancak Mehmet Âkif’in bu manzara karşısında tarafsız kalmadığı açıkça hissedilir. Şair, yaşananlara karşı heyecanlı ve sert bir tavır alır. Bu tavır, hiddet, hiciv ve alay kavramlarıyla açıklanabilir. Ortaya çıkan yapı, kelimenin gerçek anlamıyla bir sosyal satir niteliği taşır.
Âkif’in öfkesi, hürriyeti yanlış anlayan ve aklı, mantığı, nizamı bir kenara bırakan şuursuz kalabalığa yöneliktir. Bu kalabalığın hareketleri, hem kötü hem de gülünç bir görünüm kazanır. Şiirdeki komik unsurlar ile hiciv arasında sıkı bir bağ vardır. Çünkü gülünç olan, çoğu zaman yüksek insani değerlerin değer kaybetmesinden doğar. Âkif, gülüncü; akıl ve ahlâk nizamı ile ihtirasların şuursuz ve mekanik hareketleri arasındaki tezattan çıkarır.
Hürriyet, insanın daha aşağı bir seviyeden daha yüksek bir seviyeye çıkmasını ifade eden yüce bir değerdir. Hakiki hürriyet, aklî ve ahlâkî düzenle çatışmaz. İnsanı aşağıya çeken bir davranışa hürriyet adı verilemez. Şairin tasvir ettiği dünyada ise insanlar, yüksek sandıkları bir kavram yüzünden daha aşağı bir seviyeye düşer; şuursuz, abes ve mihanikî hareketler yaparlar. Bu durum, aynı anda hem güldürücü hem de rahatsız edicidir.
Komik Unsurların Kuruluşu
Şiirdeki sahneler, şuursuzluğun nasıl yaygınlaştığını küçük tablolar hâlinde gösterir. Alkış, normalde bilinen bir değerin takdiridir; ancak burada kalabalık neyi alkışladığını bilmez:
“Yaşasın —Kim yaşasın? —Ömrü olan —Şak, şak, şak”
Bu kısa konuşma, şiirdeki şuursuzluğu ve mihanikîliği çarpıcı biçimde yansıtır. Günlük hayatta ciddi ve ağırbaşlı görünen insanlar, yedisinden yetmişine kadar zurnaların peşine takılarak, dört keçeli ve eli bayraklı alaylar hâlinde yürürler. Bu hareketin açık, belirli ve değerli bir amacı yoktur; amaçsızlık sahneyi gülünç hâle getirir.
Benzer bir gülünçlük, mekteplerin kapatılması sahnesinde de görülür. Toplum düzeni içinde çocukları terbiye etmekle görevli olan bu ciddi kurumlar, “hürriyet zevkini daha iyi anlasınlar” gerekçesiyle işlevsiz hâle getirilir. Son derece değerli bir müessesenin böyle abes bir gerekçeyle devre dışı bırakılması, hicvin hedeflerinden biridir.
Eskiden dalkavukça kasideler yazan şairlerin, “dalkavuk devri değil” diyerek ana-avrat sövmeye başlamaları da aynı zihniyet çözülmesinin başka bir örneğidir. Üç yetişmiş kızını Allah’a havale ederek “analık ilmi” öğretmek için baldızını Paris’e götürenlerin mantık dışı davranışları da bu sahneler zincirine eklenir. Bütün bu örneklerde insanlar, aklıselime aykırı, şuursuz ve mihanikî hareketler sergiler.
Benzetmelerle Derinleşen Hiciv
Âkif, yalnızca olayları sıralamakla yetinmez; güçlü benzetmelerle tabloyu derinleştirir. Hürriyete kavuştuğunu sanan kalabalığın hâli, timarhaneyi yıkan delilerin zincirlerinden boşanmasına benzetilir. Köşe başlarında nutuk atan hatipler “dilli düdük”e; nizam ve rabıta içinde olması gereken şehir ise Çamlıbel’e benzetilir. Bu benzetmeler, komik etkiyi artırırken hicvin sertliğini de belirginleştirir.
Bu noktada gülünçlük, salt bir mizah unsuru değildir. Amaç güldürmek değil, bozulmayı görünür kılmaktır. Komik olan her sahnenin içinde hiciv gizlidir; çünkü eleştirinin hedefi, toplumsal düzenin dağılmasıdır.
Didaktik Tavır ve Ahlâkî Uyarı
Süleymaniye Kürsüsünde’deki tasvirler, yalnızca eleştiren bir bakışla sınırlı değildir. Mehmet Âkif, toplumsal bozulmayı sergilerken aynı zamanda yol gösterici bir tavır da benimser. Şiirde konuşan vaiz, anlatım ilerledikçe dinleyicilerin ümitsizliğe kapıldığını fark eder ve şu uyarıyı dile getirir:
Ye’se düşmeyecek zerrece imanı olan,
Sâde siz derdi bulun, sonra kolaydır derman.
Bu dizeler, şiirin didaktik yönünü açık biçimde ortaya koyar. Âkif, kötülüğü göstermekle yetinmez; çözümün de mümkün olduğunu hatırlatır. Ancak bu öğreticilik, kuru bir nasihat biçimine dönüşmez. Aksine, eleştiri; sahneler, benzetmeler ve canlı tablolar aracılığıyla etkili hâle getirilir. Şairin amacı, okuyanı umutsuzluğa sürüklemek değil, toplumsal şuuru diri tutmaktır.
Dil ve Üslubun İşlevi
Şairin kullandığı dil ve üslup, bu hedefle bütünüyle uyumludur. Süleymaniye Kürsüsünde’de konuşan kişi bir vaizdir ve doğrudan kalabalığa hitap eder. Kalabalığa seslenebilmek için onun dilini, ifade biçimini ve düşünme tarzını benimsemek gerekir. Mehmet Âkif, bütün eserlerinde olduğu gibi burada da bu yolu izler. Halkın yalnızca sade kelimelerini değil; deyimlerini, benzetmelerini, hatta bütün cümle yapılarını şiire taşır.
Bu yaklaşım, onu şahsî ve orijinal olmayı temel hedef hâline getiren Servet-i Fünun şairlerinden ve Ahmet Haşim’den ayırır. Âkif için esas olan, anlaşılmak ve tesir etmektir. Bu nedenle konuşma dili, şiirin temel taşı hâline gelir. Şu dizeler, bu dilin şiir içinde nasıl canlı bir biçimde yer aldığını gösterir:
Bir de İstanbul’a geldim ki; bütün çarşı, pazar
Nâradan çalkanıyor, öyle ya… Hürriyet var!
Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru
Kimse farkında değil anlaşılan yaptığının
Çamlıbel sanki şehir; zâbıta yok, râbıta yok.
Aksa kan sel gibi, bir dindirecek vâsıta yok.
Bu örneklerde görüldüğü gibi, gündelik konuşma dili, hiçbir yapaylık hissi vermeden şiirin bünyesine yerleşir. Buna rağmen üslup sıradanlaşmaz. Âkif, herkesin kullandığı kelimelerle kendine özgü bir söyleyiş kurmayı başarır.
Üslupta Dönüştürme Gücü
Mehmet Âkif’in üslubundaki asıl dikkat çekici yön, halk dilini olduğu gibi aktarmakla yetinmemesi, onu dönüştürmesidir. Bu dönüştürme gücünü gösteren en belirgin örneklerden biri şu beyittir:
Ötüyor her taşın üstünde bir dilli düdük
Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük,
Halk dilinde “dilli düdük” geveze, “ötmek” anlamsız konuşmak, “hödük” ise aptal anlamında kullanılır. Ancak bu kelimeler gündelik dilde bu şekilde yan yana gelmez. Âkif, bu tabirleri Meşrutiyet devrinde sokak başında nutuk atan hatiplerle onları dinleyen kalabalığa uygulayarak son derece gülünç ve çarpıcı bir tablo kurar. “Düdük” ile “hödük” kelimelerinin kafiye hâlinde kullanılması, bu gülünçlüğü daha da pekiştirir. Vezin, ortaya çıkan tabloya değişmez bir çerçeve kazandırır.
Toplama, değiştirme, bir araya getirme ve vezin–kafiye içine sokma işlemlerinin tamamı, şairin bilinçli sanat anlayışının ürünüdür. Dışarıdan bakıldığında kolay gibi görünen bu işlem, özel bir mizaç ve kabiliyet gerektirir. Herkese benzer gibi görünen Âkif, bu kabiliyet sayesinde nevi şahsına münhasır bir sanatkâr kimliği kazanır.
Genel Değerlendirme
Süleymaniye Kürsüsünde’den alınan bu parça, Mehmet Âkif’in şiir dünyasının temel özelliklerini açık biçimde yansıtır. Şair, yaşadığı devri bütün gerçekliğiyle ele alır; toplumsal çözülmeyi hiciv ve komik unsurlar aracılığıyla görünür kılar. Hürriyeti yanlış anlayan, aklı ve ahlâkî düzeni dışlayan bir kalabalık, şiirin merkezî eleştiri konusudur.
Bu eleştiri, yalnızca yıkıcı değildir. Şiirin didaktik yönü, ahlâkî bir düzenin yeniden kurulabileceği fikrini canlı tutar. Dil ve üslup, bu amaca hizmet edecek şekilde seçilmiştir. Konuşma dilinin şiir içinde ustalıkla kullanılması, eseri hem canlı hem de etkili kılar.
Sonuç olarak Süleymaniye Kürsüsünde, estetik bir süsten çok, toplumsal bir müdahale niteliği taşır. Mehmet Âkif, şiiri hayatın içine sokar; din, cemiyet ve ahlâk kavramlarını aynı düzlemde ele alır. Bu yönüyle eser, yalnızca bir şiir değil, aynı zamanda dönemin sosyal panoramasını sunan güçlü bir metin olarak öne çıkar.


