
Ondokuzuncu Asır – Sadullah Paşa Şiir Tahlili
Sadullah Paşa’nın Ondokuzuncu Asır manzumesi, Tanzimat döneminde akıl, ilim ve terakki düşüncesinin şiir diliyle en açık biçimde ifade edildiği metinlerden biridir. Şair, bu manzumede XIX. yüzyılı önceki çağlardan kesin bir kopuş noktası olarak ele alır; tecrübe, bilim ve teknik ilerlemeyi insanlığın yeni yönlendirici gücü hâline getirir. Hurafelerin çözüldüğü, aklın rehberliğinde tabiatın sırlarının açıldığı bu çağ tasavvuru, Ondokuzuncu Asır’ı yalnızca bir dönem övgüsü değil, modernleşme fikrinin şiirsel bir bildirisi konumuna taşır.
İçindekiler (Hızlı Erişim)
Ondokuzuncu Asır Manzumesine Giriş
Abdülhak Hâmid’in şairâne kâinat görüşüne geçmeden önce, dönemin zihniyet tablosunu tamamlamak amacıyla Sadullah Paşa’nın yeni Avrupaî fikirleri ortaya koyan “Ondokuzuncu Asır” adlı manzumesine bakmak gerekir. Namık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi” daha çok siyasî ve sosyal alandaki yeni fikirleri öne çıkarırken, Sadullah Paşa özellikle ondokuzuncu asır medeniyetinin iki temel unsuru olan ilim ve tekniği yüceltir. Bu yönüyle eser, zihniyet bakımından “Terci‘-i Bend” ile bütünüyle zıt bir konumda yer alır.
Akıl, İlim ve Teknik Merkezli Yeni Zihniyet
Ziya Paşa, şiirinde insan aklının yetersizliğini ve insanoğlunun aczini vurgulamış, tekâmül fikrine yer vermemiştir. Sadullah Paşa ise bunun tam tersini savunur; insan aklının kudretini öne çıkarır ve yapılan keşifler ile icatlar sayesinde Orta Çağ’ın aşılarak yeni bir çağın kurulduğunu dile getirir.
İnsana, ilme ve tekniğe duyulan iman, yeni Türk kültürünün temel dayanaklarından biridir. Bu tema çoğunlukla nesirlerde işlenmiş, Sadullah Paşa’nın “Ondokuzuncu Asır” manzumesinden sonra şiirde de belirginleşmiştir. Daha sonra Tevfik Fikret’in ikinci döneminde yeniden ortaya çıkacak, Cumhuriyet devrinde ise teknik ve siyasî fikirlerle birleşerek Nazım Hikmet’in eserlerinde güçlü bir karakter kazanacaktır.
Manzumede Ortaya Konulan Temel Fikirler
“Ondokuzuncu Asır” manzumesinde şu düşünceler öne çıkar:
– İnsan aklının kudreti,
– Akıl ve tecrübe sayesinde ortaya çıkan ilim ve tekniğin Orta Çağ medeniyetine son vererek yeni bir devir açması,
– Sosyal sahada eşitlik ve hürriyet fikirlerinin doğuşu,
– Terakkiye iman.
Sadullah Paşa ayrıca ondokuzuncu yüzyıl medeniyetinin Hıristiyanlığa aykırı olmakla birlikte, İslamiyet’in esası olan Allah’ın birliği fikrini teyit ettiğini belirtir.
Tecrübe, Bilim ve Yeni Dünya Tasavvuru
Manzume, bu asırda düşünce ışıklarının en son noktaya eriştiğini vurgulayarak başlar. Önceden imkânsız sanılan birçok şey mümkün hâle gelmiş; yeni keşifler eski kanaatleri altüst etmiştir. Kimyevî araştırmalar maddeye dair görüşleri değiştirmiş, ilmin temeline tecrübe yerleşmiştir. Mantığın yerini tecrübe almış, deneme nazarî fikirler için bir senet vazifesi görmüştür.
Astronomi, coğrafya, fizik ve kimya artık zihnî vesveselerden ibaret değildir. Çekim kanunu insan aklını gökyüzüne taşırken, insan düşüncesi yerin derinliklerine de inmiştir. Elektrik, ziya, buhar ve mıknatıs insanın elinde birer hareket unsuru hâline gelmiş; ses mesafelerin tayininde güvenilir bir haberci olmuştur.
Eski İnançların Yıkılışı ve Akıl Çağı
Bu yüzyılda eski çağlardan kalma efsane ve inanışların değeri kalmamıştır. Ne “çeşme-i hayvan”, ne “dârû-yı Sührâb”, ne efsun, ne tılsım, ne “nahs-i kıran” ve “sa‘d-ı tevâlî”, ne remil ne de cifriyat geçerliliğini korur. Ne Atlas gökyüzünü taşır ne de Zühre bir Tanrı’dır. Eflâtun’un ideleri kâinatın yaradılışı için esas kabul edilmez.
Ondokuzuncu asrın ilmi, bu bâtıl inançları yıkarak Tanrı’nın birliği fikrini felsefenin temeline yerleştirir. Akıl bu birliği ispat ettiği için milletler birlik yolunu tutar; hak ve vazifenin sınırları belirlenir, şahısların hakları kanunlarla güvence altına alınır.
Doğu–Batı Karşılaştırması ve Medeniyet Eleştirisi
İlmin yayılması zihinleri aydınlatmış, matbuatın feyizleri eksikleri tamamlamıştır. Ancak bu inkılâplar Doğu’dan değil Batı’dan doğmuştur. Doğu’nun eski şöhreti sönmüş, zaman terakki zamanı hâline gelmiştir. Böyle bir çağda toplumların cehaletle varlığını sürdürmesi mümkün değildir.
Şiirin Üslubu ve Edebiyat Tarihindeki Yeri
Bu manzume, doğan bir âlem ile çöken bir âlemi düzenli biçimde karşılaştırması bakımından dikkate değerdir. Burada ondokuzuncu asrın ilim ve tekniğine hayran, Orta Çağ’ı küçümseyen bir zihniyetle karşılaşılır. Ancak manzume, dil bakımından eskidir ve şairâne unsurlardan büyük ölçüde yoksundur. Adeta fennî bir gazete makalesinin nazma dökülmüş şeklidir.
Bu durum, Tanzimat’tan sonra divan şiirinin üslupçuluğuna karşı gelişen tepkinin en uç noktasını temsil eder. Aynı dönemde Beşir Fuad, saf ilim ve realizm adına edebî sanatlara karşı çıkacak; Abdülhak Hâmid ve Recaizade Ekrem ise kuru fikre karşı duygu ve müphemiyeti öne çıkararak edebiyatımızda yeni bir çığır açacaklardır.


